Berlin Star
Berlin Star, 1995 yılının kurak bir ağustos ikindisinde Los Santos’un güneyinde, Davis’in makine yağı kokan dar sokaklarından birinde doğdu. Babası Thomas, bölgedeki hurdalık ve tamirhanelerde ömrünü çürütmüş sert mizaçlı bir Amerikalıydı; annesi Elena ise Meksika’nın Sonora kentinden göçmüş, yerel bir klinikte çalışan inatçı bir kadındı. Evde ne büyük hayaller kurulur ne de boş yere laf edilirdi. Öğretilen tek şey vardı: Kendi yükünü kendin taşıyacaksın, arızalı parçayı atacaksın, elindekini kimseye kaptırmayacaksın.
Büyürken babasının yanında motor bloklarının arasına gömüldü. Parçaları sökmeyi, hurda sacları kaynatmayı ve çalışmaz denilen paslı mekanizmaları yeniden yürütmeyi erken yaşta kavradı. Annesinden ise kriz anında nefesini kontrol etmeyi, derin kesikleri dikişsiz kapatmayı ve göze batmadan kalabalığın arasından sıyrılmayı öğrendi. Yirmili yaşlarının başına geldiğinde sanayide kendi tezgahını kurmuştu. Hayat basitti: Sabah anahtar tut, akşam dükkanı kilitle, kenara biraz para at. Geleceğe dair süslü umutları yoktu ama düzeni vardı. Kendi kontrol edebildiği, vidaların ve dişlilerin kurallarına göre işleyen küçük bir dünya.
2020’nin o boğucu yaz gecesinde o düzen yerle bir oldu.
Haber kanalları kargaşadan ve kontrolsüz şiddet olaylarından bahsetmeye başladığında kimse ciddiye almadı. Ama siren sesleri bir kez kesilip şehrin şebeke elektriği çöktüğünde, sokaktan yükselen sesler insan sesine benzemiyordu. Tamirhanenin sokağa bakan camı kırıldığında Berlin içeri giren şeyi ilk önce sarhoş bir gaspçı sandı. Üzerine atılan adamın gözleri kan çanağı gibiydi, boğazından kesik ve ıslak hırıltılar çıkıyordu. Berlin elindeki ağır bijon anahtarını savurduğunda hissettiği kemik kırılma sesi, hayatının geri kalanını belirledi. Karşısındaki adam acı hissetmiyordu; düşüyor, tırnaklarını betona sürterek tekrar doğrulmaya çalışıyordu.
Eve ulaşmaya çalıştı ama geç kalmıştı. Davis kordonu çoktan çökmüş, ordu çekilmiş ve derme çatma barikatların arkası kan gölüne dönmüştü. Ne babasının sertliği ne de annesinin duaları o gece işe yaramıştı. Geride sadece açık kalmış bir sokak kapısı, kana bulanmış bir duvar ve uzaktan yankılanan kontrolsüz çığlıklar kalmıştı.
Berlin babasının av tüfeğini, birkaç parça alet çantasını ve annesinin boynundan hiç çıkarmadığı gümüş haçı alarak kuzeye, kırsalın sessizliğine doğru kaçtı.
Sonraki aylar gölgelerde geçti. Küçük kasabaların terk edilmiş benzinlikleri, orman içlerindeki çürümüş kulübeler, paslanmış konteynerler... Açlık ve soğuk bir şekilde atlatılıyordu; asıl yıpratan, insanın insana ettikleriydi. İlk başlarda yanına sığındığı iki kişi, sırt çantasındaki konserve konserveler için gece uyurken boğazına bıçak dayamaya kalktığında Berlin yeni dünyanın kanununu net anladı: Merhamet lükstü ve lüks tüketenler ilk ölenler oluyordu.
Yıllar onu önce hurdalıklara, ardından Kahel taraflarına sürükledi.
Kuralsızların, emir altına girmeyenlerin ve kendi başının çaresine bakanların toplandığı o dağınık hatlarda takasçılık yaptı. İnsanlar onun adını pek bilmezdi; "tamirci melez" derlerdi. İki bujiye yarım kutu mermi, bir bidon mazota bir avuç steril gazlı bez takas ederdi. Ne kimseye dost oldu ne de kimseye düşman. Sessizce köşesinde oturur, motor bloklarını elden geçirir, silahını temizler ve asla sırtını açıkta bırakmazdı. Bir keresinde bir grup Kahel milisi onu kendi saflarına çekmek için zorladı; "Birlikte bir düzen kuracağız, buraları temizleyeceğiz" dediler. Berlin sadece başını iki yana salladı. Kendi hayatını başkasının namlusuna emanet etmeyecek kadar çok ceset görmüştü.
İçindeki o eski güvence hissi tamamen silinmişti. Artık geleceği düşünmüyordu. Yarının planını yapmak, ertesi gün ölmeyecekmiş gibi davranmak ahmaklıktı.
Kendi felsefesini tek bir kurala indirdi: Sessiz ol, işini yap, gereksiz mermi yakma ve kimsenin gözünün içine iki saniyeden fazla bakma. Zombiler tahmin edilebilirdi; sese koşar, kana saldırır ve acıkınca üzerinize gelirdi. Asıl kabus, iki ayağı üzerinde durup sana dostça gülümseyen ve arkasında boş bir şarjör saklayanlardı.
Bir sabah sis çökmüş ticaret yolunda tek başına yürürken sırtındaki çantanın kayışını sıktı. Ayaklarının altındaki asfalt çatlamış, yabani otlar medeniyetin izlerini yavaş yavaş örtmeye başlamıştı. Cebinden annesinin gümüş haçını çıkardı, parmaklarının arasında bir saniye sıkıp geri attı.
İnanç artık onu kurtarmazdı. Dua karın doyurmuyordu.
Ama elindeki aletler çalışıyordu, tüfeğinde hâlâ üç fişek vardı ve ciğerleri nefes alıyordu. Yaşamak için bir nedene ihtiyacı yoktu; sadece hayatta kalmanın mekaniğini çözmüştü ve bu mekanik durana kadar adım atmaya devam edecekti.
Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır
Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.