Aktif / Yaşıyor

Claire Nora Hale

Discord Oyuncusu: aleyyo.
Karakter Tema MüziğiHazır
0:00 / 2:55
%3
Karakter Hikayesi & Biyografisi
Herkese Açık Katman

 Zentrum, 2035 

   Bugün bir defter tutmaya karar verdim. Zentrum’a geleli dört yıl oldu. Buradaki günleri yazmaya nereden başlayacağımı bilmiyorum. Aklım hala sık sık daha önceki hayatıma gidiyor. Bazı anıları çok net hatırlıyorum, bazılarında ise annemin ya da babamın bana anlattıklarıyla yola çıkarak yazıyorum. Şimdi yazmazsam zamanla daha fazlasını unutacağımdan korkuyorum. Bu sayfaları önce kendim için yazıyorum. Bir gün annemle babamı bulursam onlara da okutmak istiyorum. Belki ileride hayatıma yeni insanlar girer, belki kendime yeni bir aile kurabilecek şansı yakalarım. Ama her şeyden önce ben sizi, eski hayatımızı hatırlamak için yazıyorum.

   Adım Claire Nora Hale. 2011 yılının yaz ayında Los Santos’ta doğdum ve kendimi bildim bileli oradaydım. Doğduğum günü elbette ki hatırlamıyorum fakat annemle babam anlatmayı severdi. Annem o gece acil serviste nöbetteymiş. Mesleğiyle o kadar bağlı ki aslında son ana kadar nasıl hala çalışabildiğini anlamlandıramıyorum… Her neyse sabaha karşı da doğum sancıları başlayınca görevini devredip hastanenin doğum servisine geçirmişler. Babam da apar topar hastaneye geçmiş. Babamın dediğine göre annemin istekleri hiç bitmezmiş. Hep koşuştururmuş. Aralarında şakalar yaparlardı bu konuda. Annem beni kucağına aldığında hayranlıkla bakıp kokluyormuş. Babam da hala bana bir isim koymadıklarını hatırlayıp gülmüşler. Annem Claire adını çocukken dinlediği bir hikâyeden sevmiş. Kitabı ona anneannem okurmuş. Annem de büyüyünce kızının adını Claire koyacağını o zaman söylemiş. Babamın aklındaki Nora ise babaannemin adıymış. İkisi de sevdikleri bu isimlerden vazgeçemeyince bana Claire Nora demişler. Annem beni kucağına aldığında, adımın ikisinin çocukluğundan birer parça taşıdığını anlatırmış. Yani hem annemin çocukluk hayalini hem de babaannemin adını taşıyorum.

   Annem Dr. Evelyn Hale, acil serviste doktordu. Babam Thomas ise elektrik mühendisi. İkisi de işini severdi. Annemin nöbeti uzadığında akşam yemeğini babam hazırlardı. Babam bir arızayı gidermek için dışarı çıktığında da kardeşim Damian’la annemin eve dönmesini beklerdik. Çocukken bunu hayatımızın olağan düzeni sanıyordum. Sadece onları küçükken hep birlikte yanımda isterdim.

Damian 2013’te doğduğunda aramızda iki yaş vardı. Annemle babamın ilgisinin ona kaydığını düşündüğüm zamanlar olmuş. Annemin anlattığına göre bir gün beşiğinin başında durmuş, ne zaman geri gideceğini sormuşum. Bunu hatırlamıyorum ama küçükken oyuncaklarımı ondan sakladığımı hatırlıyorum. O ise neyi sakladıysam bulmanın bir yolunu bulurdu; bazen oyuncağı alır, bazen de sadece ben odadayken yanımda otururdu. Büyüdükçe peşimden gelmesine alıştım. Ben resim yaparken o da kâğıdın kenarına bir şeyler çizer, ben ödevimi yaparken sandalyemi çekip yanıma otururdu. Bir süre sonra onu göndermek için uğraşmamaya başladım. Geceleri koridordan seslendiği de olurdu.

“Claire, kapıyı açık bırakır mısın?”

“Niye?”

“Koridor karanlık.”

“Tamam ama yatağıma gelmek yok, bütün gece dönüp duruyorsun.”

   Birkaç dakika sonra sessizce yanıma geldiğini duyardım. Söylenirdim ama onu geri göndermezdim. Damian benimle uğraşmayı severdi. Kalemlerimi alır, defterime karalama yapar, sonra da sanki oraya nasıl geldiğini bilmiyormuş gibi yüzüme bakardı. Ben kızınca da hemen annemle babama gitmez, yanıma gelip gönlümü almaya çalışırdı.

“Abla, bu kalem senin mi?”

“Benim. Geçen sefer de alıp ucunu kırmıştın.”

“Bu sefer kırmadım.”

“Daha elindeyken kırılacak gibi tutuyorsun, ver şunu.”

Kalemi elimden alırken gülerdi. Ben de kızgınmışım gibi yapmayı sürdürürdüm ama genelde onu yanıma oturtup resme devam ederdim. Aramızdaki şey biraz böyleydi birbirimizi kızdırırdık ama onu her şeyden çok seviyorum.

   Sekiz yaşımdayken sınıfça dönem sonu için kısa bir oyun hazırlamıştık. Rolüm büyük değildi ama söyleyeceğim birkaç cümleyi haftalarca tekrar etmiştim. Gösteri günü evden çıkmadan önce anneme bir kez daha sordum.

“Anne, bugün gelebilecek misin? Benim bölümümü kaçırma, olur mu?”

“Yetişmeye çalışacağım, Claire. Gelemezsem de ilk fırsatta videonu izlerim, söz.”

   O gün Babam Damian’ı da yanına alıp geldi ama annem yoktu. Damian oyun boyunca sandalyesinde duramadı. Babam bir yandan onu sessiz tutmaya çalışıyor, bir yandan da telefonuyla sahneyi çekiyordu. Sıram geldiğinde repliklerimi unutmadan söyledim. Yine de gözüm birkaç kez salonun kapısına kaydı. Annem belki son anda yetişir diye bakıyordum.

Gösteri bittiğinde anneme ayrılan sandalye hala boştu. Babama neden gelemediğini sorduğumda ise aldığım cevap tabii ki beni şaşırtmamıştı “Hastanede işi uzamış,” dedi. O akşam annem eve döndüğünde uyumamıştım. Babamın telefonunu alıp videoyu açtım ve gösteriyi ona baştan sona izlettim. Benim konuştuğum yere gelince videoyu durdurup anneme döndüm. Bu kez beni izliyordu. Videonun sonunda annem telefonu indirdi. Birkaç saniye ekrana baktıktan sonra bana döndü.

“Keşke yetişebilseydim,” dedi. “Seninle gurur duyuyorum, Claire.”

   Ben de ona oyunda neler olduğunu baştan anlatmaya koyuldum. Hangi arkadaşımın repliğini karıştırdığını, benim sahneye çıkarken nasıl heyecanlandığımı… Annem bu kez hiçbir şeyi kaçırmamak ister gibi dikkatle dinledi. Anlattıklarım bitince beni yanına çekip sarıldı. O zamanlar, o yaşımdaki hayal dünyamla sonsuz hayallerimin arasında asla böyle bir noktaya gelebileceğimiz yoktu.

   Babamla vakitlerim ise etkinliklerime katılmak dışında daha çok o bir şeylerle uğraşırken ben yanına sokulur, ne yaptığını sorardım. Jeneratörlerden ve elektrik sistemlerinden bahsederken kullandığı kelimelerin çoğunu anlamazdım ama yine de anlatmasını dinlemeyi severdim. Bana bir şey sorarsam, cevabı ne kadar basit olursa olsun, sanki gerçekten önemliymiş gibi açıklardı. Gerçi benim için olmasa da onun için evet önemliydi. Bazen evde bozulmuş bir lambayı ya da küçük bir cihazı birlikte incelerdik. Babam parçaları sökerken ben de yanında durup ona yardım etmeye çalışırdım.

“Bir şey çalışmıyorsa hemen vazgeçme,” derdi.

“Önce nerede sorun olduğunu bul.” O zaman bunu yalnızca tamir ettiği şeyler için söylediğini sanırdım. Bu cümleleri bazen insanlar için de geçerli oluyor.

   Bir gün Los Santos’un biraz dışında, kendimize ait küçük bir evimiz olacağını hayal ederdik. Babamın çalışabileceği bir atölyesi, benim de çizimlerimi ve kitaplarımı koyabileceğim aydınlık bir odam olacaktı. Ben evin planını çizecektim o da ışıklarını ve elektrik sistemini kuracaktı. Her defasında planımıza yeni bir şey eklerdik, geniş bir mutfak, arka tarafta küçük bir bahçe, o bahçede de bir sürü köpeğimiz olacaktı. Damian’ın istediği kadar dağınık bırakabileceği bir oda…

   Babam o evi anlatırken sanki çoktan yapılmış gibi konuşurdu. Ben de bir gün gerçekten orada yaşayacağımıza inanırdım. Şimdi o hayali düşündüğümde, aklımda evin nasıl göründüğünden çok, babamın yanımda oturup benim çizdiğim plana bakışı kalıyor.

   Okul yıllarım da derslerimi yetiştirmeye, annemle babamın çalışma saatlerine ayak uydurmaya ve Damian’la didişerek geçti. O zamanlar hayatımızın hep böyle süreceğini sanıyordum. Yıllar içinde derslerimiz, arkadaşlarımız, ilgi alanlarımız değişti ama evdeki halimiz pek değişmedi. Damian odama girmek istediğinde kapıyı çalmazdı. Kapının eşiğinde belirir, ben onu fark edene kadar sessizce beklerdi. Sonra da oraya özellikle gelmemiş gibi davranırdı.

“Bir şey mi oldu?”

“Yok.”

“O zaman niye kapımda dikiliyorsun?”

“Canım sıkıldı.”

   Ona söylenirdim ama biraz sonra masamın kenarına oturmasına izin verirdim. Her zaman birlikte aynı şeyi yapmak zorunda değildik. Ben ödevimle uğraşırken o bazen kendi derslerini yapar, bazen de okulda olanları anlatırdı. Annemle babamın işleri yüzünden planlarımız sık sık değişirdi ama buna alışmıştık. Akşam yemeğinde dördümüzün aynı anda evde olması her gün mümkün olmazdı. Bir araya gelebildiğimizde annem hastanede yaşadıklarından, babam işte karşılaştığı arızalardan söz ederdi. Ben okuldan bahsederdim. Damian ise anlattıklarımın bir yerinde mutlaka sözüme karışırdı.

“Öyle olmadı, Claire.”

“Sen yanımda değildin, nereden biliyorsun?”

“Tahmin ettim.”

“O zaman tahminini kendine sakla.”

   Dördümüzün aynı anda evde olduğu sabahlar daha da nadirdi. 2023’ün başlarında, böyle bir gün uzun zaman sonra ilk kez birlikte kahvaltı yapıyorduk. Babam işteki bir arızadan, Damian okul maçından, ben de sınıfta yapacağımız etkinlikten söz ediyordum. Televizyondaki haber, sohbetimizin arasına girmişti. O haberin bizi bu anlara sürükleyeceğini hiç düşünmeden izliyorduk. Bazı ünlülerin yıllardır neredeyse hiç değişmeyen görünümleri konuşuluyordu. Muhabirler onlara gençliklerinin sırrını sorduklarında, çoğu gülümseyip soruyu geçiştiriyor ya da başka bir konuya yöneliyordu. Haber çok uzun değildi zaten. Damian’ın asla konuyla alakası yoktu. Ben anneme belki hepsinin aynı doktora gittiğini söyledim. Annem hafifçe gülümsedi, babam haberin sesini kıstı ve kahvaltıdaki sohbetimiz kaldığı yerden devam etti. O sabah duyduklarımızı kısa süre sonra unuttum. O zamanlar, ekranda gördüğümüz yüzlerin neden yıllardır aynı kaldığını merak etmekten öteye geçmemiştim. Hatta anneme büyüdüğümde sen de beni hep genç tutarsın falan diyordum.

   2024 yılında ben 13 yaşındayken liseye başlayacağım dönem miydi yoksa orta okulumun son zamanları mıydı çok hatırlamıyorum ama yaz tatilinde olduğumuzu hatırlıyorum. Yaz tatili başladığında günlerimiz biraz daha sakindi. Okul telaşı olmayınca Damian’la daha çok vakit geçiriyor, bazen de salondaki televizyondan gelen haberlere kulak kabartıyorduk. 2024 yazında bazı isimler haberlerde sık sık geçmeye başladı. Charles Clain’in ortadan kaybolduğu, ardından başka tanınmış kişilerin de konserlerini, çekimlerini ve röportajlarını iptal ettiği söyleniyordu. Açıklamalarda genellikle sağlık sorunlarından ya da kişisel nedenlerden söz ediliyordu. Tabii bunlar bizim için kulaktan dolma annemle babamın evde konuştuğu konulardı. Ne benim ne kardeşimin ilgi alanı değildi açıkçası. Bu konular üzerinde genelde annem dururdu bence mesleği yüzündendi.  Bir gün haberlerde, gazetecilerin kaybolan isimler arasında ortak bir nokta aradığını anlattılar. Bu kişilerin geçmişte aynı özel sağlık programına katılmış olabilecekleri iddia ediliyordu. İlgili aileler söylentileri reddediyor, gazetecilerin bulduğu bağlantı henüz doğrulanmış sayılmıyordu. Babam televizyona bakarak,

“Bu kadar kişi ortadan kaybolunca insan ister istemez aralarında bir bağlantı arıyor,” dedi.

“Aramak başka, bulduğunu kanıtlamak başka,” diye karşılık verdi annem. “Aynı programa katılmış olsalar bile bu, ortadan kaybolmalarıyla program arasında kesin bir bağ olduğu anlamına gelmez.”

   Babam haberin sesini biraz kıstı.

“Yine de ailelerin hepsi aynı şeyi inkâr ediyorsa, insanın aklına soru geliyor.”

“Belki de basının peşlerini bırakmasını istiyorlardır,” dedi annem. “Şimdilik bildiğimiz tek şey, bazı insanların kayıp olduğu ve gazetecilerin ortak bir geçmiş aradığı.”

Damian’la ben sessizce dinlerdik bu sohbetler dönerken kendi kendimize yumurta tokuştururduk. Sonra sohbetimiz başka şeylere kaydı. Yazın ne yapacağımıza! Hala çocuk gibi heyecanlanıyorum. Damian’ın okul maçına ve babamın işteki arızasına döndük. Haberi o gün daha fazla konuşmadık. Yine de sonraki günlerde benzer haberler çıkmaya devam etti. Bazı isimler uzun süredir ortalarda yoktu, bazıları da kamera karşısına çıkmaktan kaçınıyordu. O yaz bunun yalnızca ünlülerin saklamaya çalıştığı bir sağlık sırrı olabileceğini düşünüyorduk. Gazetecilerin aynı programla ilgili bulduğu bağlantının, çok daha büyük bir şeyin başlangıcı olduğunu bilmiyordum.

   Liseye başladığım yaşımda ne olmak istediğimi bilmiyordum. Annemin işini yakından tanıyordum ama onun gibi doktor olmak istediğimden emin değildim. Babamın işi de ilgimi çekmiyordu. Elektrik kablo falan sanki ona aitti. Kendimi o dünyanın içinde hayal edemiyordum.  Damian’la o yıllarda sık sık tartışır, bazen birbirimize kızıp odalarımızın kapısını sertçe kapatırdık. Ama evde bir şey olduğunda yine ilk birbirimizi çağırırdık. Geleceği pek düşünmüyordum. Okulun, ailemin ve sıradan günlerimizin hep süreceğini sanıyordum. 2026’da, on beş yaşıma geldiğimde, Los Santos’ta tuhaf haberler çoktan çıkmaya başlamıştı. Yine de okula gittiğim sabah her şey olağan görünüyordu. Dersler başladı, öğretmenler yoklamayı aldı, öğle saatlerine kadar o günü diğerlerinden ayıran hiçbir şey olmadı. Sonra sınıfımızın koridorundan sesler yükseldi. Bir yetişkinin fenalaştığını, güvenlik görevlilerinin ona yardım etmeye çalıştığını söylediler. Koridora çıktığımızda öğretmenler bizi hemen sınıflara geri gönderdi. Bir süre sonra dışarıdan bağrışmalar duyuldu. Kapının camından baktığımda, adamın ayakta durmakta zorlandığını ve güvenlik görevlisinin konuşmalarına karşı boş boş baktığını yanıt vermediğini gördüm. Görevli onu sakinleştirmeye çalışırken adam birden üzerine atıldı. Sınıfta herkes ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. O an, birkaç gün önce arkadaşlarımla konuştuğumuz haberi hatırladım, hatta eskiden o annemlerin konuştuğu haberleri bile düşünmedim desem yalan olur. Los Santos’ta konser vermesi beklenen ünlü bir sanatçı etkinliği son anda iptal etmişti. Net bir açıklama yapılmamıştı. Kimi sanatçının hastalandığını, kimi de organizasyonda sorun çıktığını söylüyordu. O zamanlarda bu olayların birbirleriyle bağlantılı olduğunu nasıl düşünebilirdim ki. Bilsek ne yapabilirdik aslında onu da bilmiyorum. O gün çok korktuğumu hatırlıyorum. İçimi belirsiz bir huzursuzluğun kapladığını da hatırlıyorum. Öğretmenimiz sınıfın kapısı kilitleyince ilk defa gerçekten korktum. Öğretmenimiz sınıfın kapısını kilitleyince, tehlikede olduğumuzu anlamıştım. Öğretmenimiz Sakin görünmeye çalışıyordu ama telefonuna tekrar tekrar bakıyordu. Aklıma ilk Damian geldi. Hemen onu aradım ama açmadı. Annemi, annemden sonra da babamı aradım ikisinden de cevap alamamıştım. Korkudan kalbim o kadar hızlı atıyordu ki o lanet günü hatırladıkça sesi hala kulağıma geliyor. Annemin hastanede, babamın işte olabileceğini biliyordum. Yine de o sırada nerede olduklarını içten içe merak ediyordum. Sanki beni buradan çıkarttıklarında her şey geçecekmiş gibi düşünüyordum.

   O gün okul zili bir daha çalmadı. Bize ne olduğunu açıklayan kimse yoktu. Koridordaki sesler bir ara azaldı, sonra yeniden yükseldi. Öğretmenimiz kapıdan uzak durmamızı söyledi. Telefonumu elimden bırakmıyor, ailemden bir haber bekliyordum.

Babamın adı ekranda belirdiğinde hemen açtım.

“Claire, okulda kal. Geliyorum.”

“Damian’dan haber alamadım.”

“Onu da bulacağız. Önce seni alacağım, sonra kardeşine gideriz.”

   Babam geldiğinde yüzünden onun da neler olduğunu tam olarak bilmediği belliydi. Beni okuldan aldıktan sonra Damian’ın okuluna gittik. Kapıda bekleyen veliler vardı öğrencileri içeriden sırayla çıkarıyorlardı. Damian’ı gördüğümde çantasını göğsüne bastırmış, başını öne eğmişti. Yanımıza gelir gelmez ona sarıldım. Ben sadece bizim okulda öylesine bir olay yaşandığını düşünürken şehrin diğer yerlerinde neler oluyordu bilmiyordum.

“İyi misin?” diye sormuştum.

“İyiyim. Siz niye bu kadar geç kaldınız?” diye sordu.

Cevap vermek yerine ona bir kez daha sarıldım.

   Babam, Damian’ın okulundan ayrılırken de annemi aramayı sürdürdü. Annem hastanedeydi ve hemen çıkamıyordu. Eve döndüğümüzde üçümüz televizyonun karşısına oturduk. Haberlerde olan biteni açıklayan düzgün bir bilgi yoktu. Telefonlara ulaşmak gittikçe zorlaşıyor, dışarıdan gelen sesler artıyordu. Annem eve ancak saatler sonra gelebildi. O gelene kadar içimden kaç kez dua ettiğimi, ne kadar korktuğumu şimdi bile tam anlatamıyorum. Kapı açılınca önce hepimizi gözleriyle yokladı. Sonra Damian’a ve bana sarıldı. Yorgunluğu yüzünden okunuyordu. Annem önce ellerini yıkayıp üzerini değiştirdi, ardından salonda hepimizi yanına çağırdı. Hastanede ne olduğunu sormak için ağzımı açtım ama bir an duraksadım. O gün ilk kez hepimizin aynı yerde olmasının bile içimdeki korkuyu geçirmeye yetmediğini anlamıştım. Annem salonda yanımıza oturduğunda yüzündeki yorgunluk daha da belirginleşmişti. Bir süre ne diyeceğimi bilemedim. Sonunda okuldaki koridordaki adamı anlattım.

“Anne, bugün sana eve geldiğinde okulda bayılan adamdan bahsetmiştim, hatırlıyor musun? Güvenlik görevlisine saldırmıştı. Hastanede de böyle insanlar var mıydı?”

   Annem bir an durdu. “Vardı. Bugün benzer durumda birkaç kişi geldi. Bazıları çevresinde olup biteni anlamıyordu, bazıları da bir anda saldırganlaştı. Bir çalışanımız yaralandı.”

“Ne olmuş onlara?”

“Henüz bilmiyoruz. Aynı şey mi, neden oluyor, kimse emin değil.” Sesini alçalttı. “O yüzden bu gece hepimiz evde kalacağız. Biriniz kendini kötü hissederse ya da dışarıda bir olay görürseniz, tek başınıza müdahale etmeyeceksiniz. Önce birbirimize haber vereceğiz.”

   Ertesi gün okula gitmedik. Önce birkaç günlüğüne kapatıldığı söylendi, sonra yeniden ne zaman açılacağını bilen çıkmadı. Annem acil servisteki nöbetlerine devam etti ama artık eve düzenli bir saatte dönemiyordu. Hastanedeki vakalar artmış, çalışanlar da yaralanmaya başlamıştı. Babam da normal bakım işlerini bırakıp hastaneler ve diğer önemli yerlerdeki jeneratörleri çalışır tutmaya uğraşan teknik ekiplere katıldı. Bazen eve uğruyor, bazen de nerede olduğunu kısa bir telefonla haber veriyordu. Damian’la evde kalıp annemin koyduğu kurallara uymaya çalışıyorduk. Babamın da annemin de eve her geldiği, her kapıdan girdiklerini duyduğumuzda içimiz biraz olsun rahatlıyordu. Sonra şehirde karantina başladı. Yollar kapatılıyor, askeri kontrol noktaları kuruluyor, haberlerde durumun giderek kötüleştiği söyleniyordu. Telefonlara ulaşmak daha da zorlaştı, elektrik ve su kesintileri daha sık yaşanmaya başladı. Evimiz bildiğimiz evdi şehir bildiğimiz şehirdi, ama artık hiçbir yer güvenli bir yer gibi gelmiyordu. Kasım ayının bir akşamı babam eve geldiğinde, teknik ekipte daha önce birlikte çalıştığı birinden haber aldığını söyledi. Mirror Park’ta H-12 adında korunaklı bir yerleşim kurulmuştu. Güvenlik ve kaynaklar sıkı biçimde kontrol ediliyordu, içeri herkesi almıyorlardı. Ama doktorlara, mühendislere ve ihtiyaç duyulan bazı ailelere yer açmaya çalışıyorlardı. Annem doktor, babam da elektrik mühendisiydi zaten. Başvurumuzun değerlendirileceğini öğrendik. Haber gelene kadar beklemek dayanılmazdı. Annem gerekli ilaçları ve belgeleri ayırdı. Babam el fenerlerini, pilleri ve işine yarayabilecek aletleri kontrol etti. Damian’la ne alacağımıza karar vermeye çalışırken, evdeki her eşya birden önemli görünmeye başlamıştı. Kabul edildiğimiz haberi geldiğinde uzun uzun düşünmedik. Yola çıkarken şehirde neler olduğunu hala tam olarak bilmiyorduk. Bildiğimiz tek şey, kendi evimizde kalmanın giderek daha tehlikeli hale geldiğiydi.

   H-12’ye ulaştığımızda bizi önce kontrol ettiler, ardından belirlenmiş kuralları anlattılar. Duvarların ardında işler çoktan düzene konmuştu, güvenlik noktaları, yaşam alanları, depolar ve kimin ne yapacağını belirleyen bir sistem vardı. O an, birilerinin bu günler için hazırlık yapmış olmasına tutundum. Bunun bizi daha da güvende tutacağına inanmak istedim. Kontrollerin ardından annem sağlık bölümünde, babam da jeneratörlerin ve güç sistemlerinin bakım ekibinde çalışmaya başladı. Damian’la ben ise annemle babamın sözünden çıkmıyorduk. Ben bazen annemin yanında revirde oluyordum. Onun bildiği her şeyi öğrenmek istemeye başlamıştım. Dışarıda neler olduğunu bilmemek korkutucuydu. Ama içeride kapılar kapanıyor, sürekli ışıklar çalışıyor, yaralılar tedavi ediliyordu. Zamanla buradaki düzene alıştım. Burası çok kasvetliydi artık. Tamamen kapalı bir hayatımız vardı ama bir gün buradan çıkacağımız hayaliyle avunuyordum. Gölün çevresinde tarım alanları açılmış, çatılara güneş panelleri yerleştirilmişti. Su arıtılıyor, erzak sayılıyor, dışarıdan gelenler kontrol edildikten sonra içeri alınıyordu. H-12, geçici bir sığınak gibi değil, uzun yıllar ayakta kalabilecek bir yer gibi görünüyordu. Bir gün Damian bana duvarların arkasında sonsuza kadar kalıp kalmayacağımızı sordu.

“Burada güvendeyiz, değil mi?” dedi.

“Öyle olmalı,” dedim. “Duvarlar sağlam, nöbetçiler var. Hem herkes ne yapacağını biliyor.”

Bu cevaba ben de inanmak istiyordum. İlk yıllarda buna inanmak için pek çok nedenimiz vardı. Babam çoğu zaman teknik bölümde, annem de sağlık merkezinde uzun nöbetlerdeydi. Onları her akşam aynı saatte göremesem bile H-12’nin içinde olduklarını biliyordum. Bir şey olursa birbirimize ulaşabileceğimizi düşünüyordum. 2031’e geldiğimizde H-12’deki beş yıla yakın zamanımızı doldurmuştuk. Damian on sekiz, ben yirmi yaşındaydım. Yerleşim hala düzenli görünüyordu ama son aylarda bazı şeyler değişmişti. Gölün kuzeyindeki evlerden kötü kokular geldiği, bodrumlardan sesler duyulduğu konuşuluyordu. Depolarda parçalanmış erzak paketleri bulunuyordu. Yönetim bunların farelerden kaynaklandığını söylüyordu. Bazı sakinler bu açıklamaya inanmıyordu ben ise bunca yıldır bizi koruyan insanların durumu kontrol altında tuttuğuna inanmayı seçtim, aslında her şeyin yalandan ibaret olduğunu bilmeden.

H-12’nin son gecesi babam, jeneratör bölümündeki arızayı incelemek için bakım ekibiyle birlikte ayrıldı. İşin kısa süreceğini söylemişti. Bir süre sonra elektrikler kesildi. Acil ışıklar yandı ama elektronik kapılar kilitli kaldı. Babamın ekibinden haber almaya çalıştık telsizden yanıt gelmedi. Annem sağlık merkezinden çıkıp yanımıza geldi. Yaralılara yardım etmesi gerektiğini söyledi, ama gitmeden önce Damian’ı yanımda tutmamı tembihledi.

“Çok sürmez,” dedi. “Burada kalın. Haber alır almaz size ulaşacağım.”

   Onu durdurmak istedim ama ne söyleyeceğimi bulamadım zaten o da bir hışımla odadan çıkmıştı. Kapı kapandıktan sonra hoparlörden sakin olmamız ve odalarımızda beklememiz istendi. Bir süre öyle yaptık. Sonra alt katlardan metal bir şeyin sürüklendiğini duyduk. Ardından bağrışmalar başladı. Gölün çevresindeki rögar kapaklarının açıldığını ve insanların ana kapıya doğru koştuğunu sonradan öğrendim. O sırada bildiğim tek şey, seslerin yaklaştığı ve aylardır “fare” diye açıklanan şeylerin bundan ibaret olamayacağıydı.

Telsizden kısa bir anons duyuldu:

“Duvarlara ateş etmeyin… Aşağıdan geliyorlar.”

   İlk işim annemle babamın yanına ulaşmaya çalışmak oldu. Fakat sağlık merkezine giden koridor kapatılmıştı. İçeriden yardım sesleri geliyor, kapıyı açmaya çalışanlar sonuç alamıyordu. Babamdan da hala bir haber yoktu. Damian’ın elini tuttum. Hoparlör bize beklememizi söylüyordu ama orada kalırsak çıkışların da kapanacağını hissediyordum. H-12’de kalmış birkaç kişiyle birlikte açık bir servis çıkışına yöneldik. Görevlilerden biri kapıyı elle açmaya çalışırken Damian’ı arkamda tuttum. Kapı aralanır aralanmaz dışarı çıkmaya çalışan kalabalığa karıştık. Geri dönüp annemle babamı aramak istiyorduk ama hangi koridorun güvenli olduğunu, içeride ne kadar zamanımız kaldığını bilmiyordum. Dışarıda, H-12’den çıkmayı başaran başka insanlara katıldık. Aralarında eski bir telsiz taşıyan biri vardı. Parazitlerin arasından Zentrum’un yayınını yakaladığını söylüyordu. Oranın hala sağlam olduğunu, yaralılarla sivillerin kontrollü biçimde kabul edildiğini anlatıyordu. Doğruluğunu bilemezdim ki kimseye de güvenim yoktu ama buradan kurtulmak için sanki tek doğru yol o an buydu. H-12’de de bize kapıların ve kuralların bizi koruyacağı söylenmişti. Ama önümüzde başka bir yol yoktu. Damian’ın elini bırakmadan grupla birlikte Zentrum’a doğru yola çıktık. Yol boyunca her sese dönüp baktım. Her durduğumuzda arkadan gelenleri gözlüyordum, annemle babamı arıyordum. Telsizler çalışmıyordu, kimse H-12’den kimin çıkabildiğini bilmiyordu. Onlara ulaşabileceğime dair içimdeki umudu bırakmadım, artık annemin beni bu kabustan uyandırıp “her şey yolunda” diyerek bana sarılmasını istiyordum. Neyse zaten bugünden sonra artık bana söylenenleri değil, kendi gözlerimle gördüklerimi esas almaya başladım.

   Zentrum’a günler sonra ulaştık. 5 yılın ardından yine sağlık kontrolünden geçirildik, sonra bize kalacak bir yer gösterildi. Annemle babamı tanıyan ya da nerede olduklarını bilen biri var mı diye defalarca sordum. Kimse onları görmemişti. H-12’den çıkamamış olmaları, başlarına ne geldiğini kesin olarak bildiğim anlamına gelmiyordu. Bu yüzden beklemeyi bırakamadım. Zentrum bize o gece için bir çatı ve kurallı bir düzen sundu. Yine de kapıların kapanması, nöbetçilerin olması ya da insanların kendinden emin konuşması bende artık güven duygusu yaratmıyordu. H-12’de de her şey yıllarca yolunda görünmüştü. Bir daha yalnızca başkalarının sözüne dayanarak kendimi güvende saymayacaktım.

   Aradan dört yıl geçti. Damian’la Zentrum’da hayatta kalmayı, bize verilen işleri ve günlük düzeni öğrendik. H-12’de annemin yanında geçirdiğim zamanlarda sağlık merkezindeki çalışmaları izlemiştim. Bana bir yaranın nasıl temizlenip sarılacağını, ateşin ve susuzluğun nasıl fark edileceğini, birinin durumunun kötüleştiğini gösteren işaretlere dikkat etmeyi öğretmişti. Bunlar beni doktor yapmıyordu ama biri yaralandığında ne yapabileceğimi biliyordum bilmediğim yerdeyse yardım istiyordum. Şimdi istediğim şey yalnızca başka bir yere ulaşmak değil. Damian’la birlikte, güvenliğimizin başkalarının verdiği sözlere bağlı olmadığı bir hayat kurmak istiyorum. Kimseye kolayca inanmıyorum. Kendi gözümle gördüklerime, öğrendiklerime ve sınayabildiğim şeylere tutunuyorum. Belki bir gün gerçekten kendimize ait, kapısının ardında rahatça uyuyabileceğimiz bir yer buluruz.

   Zentrum’da öğrendiklerimi kullanmaya devam ettim. Sağlık ekibine ihtiyaç olduğunda yardım ediyor; dış görevlerden dönenlerin yaralarını temizliyor, pansuman malzemelerini düzenliyor ve eksikleri kaydediyordum. Babamdan öğrendiğim temel avcılık bilgileri de bazen işime yarıyordu. Zamanla yalnızca kendimi ve Damian’ı korumaya çalışmadığımı, gerektiğinde başkalarına da destek olabildiğimi gördüm. Doktor değildim ne yapabileceğimi ne zaman daha deneyimli birinden yardım istemem gerektiğini biliyordum. Dışarıdan sakin ve güçlü görünsem de ailemden söz etmekte zorlanıyorum. Annemle babamın H-12’den çıkıp çıkamadığını hala bilmiyorum. Bazen yeni bir iz bulma ihtimaliyle umutlanıyor, bazen de hiç haber alamamanın ne anlama gelebileceğini düşünmemek için kendimi oyalıyorum. Damian yanımda ama ailemizin geri kalanından haber alamamak, içimde kapanmayan bir boşluk bıraktı.

   Victor’la ise birkaç ay önce Zentrum’da tanıştım. İlk başlarda konuşmalarımız buradaki zamanlarımızla sınırlıydı. Bazen onlarla dışarı çıkabiliyordum, birlikte çıktığımızda ise kullanılabilir ilaç ve tıbbi malzeme arıyor, dönüş yolunda biri yaralanırsa yine yardım ediyordum. Genel olarak yemek zamanlarında denk geldikçe daha çok konuşmaya başladık. Victor’un da geçmişinde kayıplar ve cevapsız sorular olduğunu öğrendim. Ben kendi yaşadıklarımdan söz ederken beni hemen teselli etmeye ya da her şeyi düzeltmeye çalışmıyordu, dinliyordu. Ben de onun anlatmak istemediği şeyleri kurcalamamayı öğrendim. Birbirimize her şeyi bir anda açmadık. Geçirdiğimiz zamanlar ardından yaptığımız sohbetlerde, parça parça yakınlaştık. Bazen konuşmak yerine yan yana durup sessiz kalmak yeterdi. Victor’un yanında geçmişimi unutmuyorum ama onu tek başıma taşımak zorunda değilmişim gibi hissediyorum. Ailemi bulma umudum hala içimde. Yine de ilk kez geleceği düşündüğümde aklımda yalnızca geride bıraktıklarım yoktu. Damian dışında birine daha güvenmeyi öğreniyordum. Uzun zamandır kendime izin vermediğim bir şeydi bu.

 

 

Whitelist Rol Hikayesi & Şehir Sırları
Kilitli Katman

Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır

Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.

Şehir İlişkiler Ağı & Sosyal Bağlar

Karakterin şehirdeki müttefikleri, hasımları, ailesi ve iş bağlantıları

2 Bağlantı
DH
Damian Hale Şehir Sakini
Aile

« Claire'ın kardeşi. »

Kayıtlı Şehir Bağı Herkese Açık
VH
Victor Hayes Şehir Sakini
Eş / Sevgili

« Zentrum'a geldikten birkaç ay sonra tanıştığı, yakınlaştığı, yıllar sonra ilişkilerinin pekiştiği artık "sevgili" olma aşamasına geldiği karakter. »

Kayıtlı Şehir Bağı Herkese Açık