Donovan Ross Keller
14 Şubat 2010 Los Santos’un o günlerinde, dünyanın bir gün sadece gri ve kırmızıya boyanacağını kimse tahmin edemezdi. İskoç bir babanın ve Amerikalı bir annenin çocuğu olarak bu şehrin karmaşasında dünyaya gelen ben, Donovan Ross Keller için o yıllarda hayat bambaşka akıyordu.
Çocukken benim dünyam, dışarıdaki o kaotik ve hızlı yaşamdan tamamen farklıydı. Odam; üst üste yığılmış bilim dergileri, defalarca başa sarıp izlediğim deney videoları ve mutfak masasından bozma küçük deneyler denediğim odam kendi başına bir evrendi. Bilim benim için sadece bir heves değil, her şeyin nasıl işlediğini anlama biçimimdi.
En güzel saatler, annemin hastanedeki uzun ve yorucu nöbetlerinden döndüğü akşamlardı. Ne kadar yorgun olursa olsun, o beyaz doktor önlüğünü çıkarmadan önce mutlaka yanıma gelir, üzerinde çalıştığım o küçük, amatör deneylere katılırdı. Mikroskop altında bir soğan zarının hücre yapısını incelerken veya farklı asit-baz reaksiyonlarının renk değişimlerini not alırken, onun bana anlattığı tıp terimlerini büyülenmiş gibi dinlerdim. İnsan anatomisinin nasıl kusursuz bir makine gibi çalıştığını, enfeksiyonların hücresel düzeyde nasıl yayıldığını, bir bedenin travmaya nasıl tepki verdiğini hep o yorgun ama parlayan gözlere bakarak öğrendim. Annemin üzerindeki o hafif hastane kokusuyla odamdaki solüsyonların kokusu birbirine karışır, bana dünyanın en güvenli yerinde olduğumu hissettirirdi. Babam ise küçük işletmesinin muhasebe defterleri arasında boğuşur, akşamları içeri girdiğinde saçımı gururla karıştırır kafamdaki hayatımdaki sorunlara birlikte çözümler bulurduk.
8 Aralık 2026
Oysa dünya değiştirilemeyecek kadar hastaydı ve o anda ilk kez göz önünde gördüğümüz hastalığın ilk belirtisi, en güvenli sandığımız o zamanın tam ortasında koptu.
Küçük kardeşimin ölümü, zihnimde sessiz bir film sahnesi gibi ama aynı zamanda sağır edici bir çığlıkla yankılanıyor. Sokağa oynamaya çıkmıştı; sadece on dakikalığına. O gün, komşumuzun aniden delirdiğini düşündüğümüz o vahşi saldırısını odamın camından, elimde annemin hediye ettiği deney tüpüyle izledim. Kardeşimin o masum, neşeli yüzünün asfaltta paramparça edilişi, kanının Los Santos'un kaldırımlarına sızışı… Küçük deneylerde işime yarayan mikroskop'un altında incelediğim o "anlamsız etki tepkiler", saniyeler içinde şaşırtıp farklı fikirlere sürükledi. O an, çocukluğumun tamamen bittiği andı.
Kardeşimin ölümü, ailemizin üzerine karanlık bir fırtına gibi gelmişti bir türlü kendimize gelemiyorduk. O güne kadar bizi her şeyden koruyabileceğine inanan babam, akıl sağlığını yavaş yavaş yitirdi. Artık işe gitmiyor, pencerelere tahtalar çakıyor, geceleri uykusuz nöbetler tutuyordu. Paranoyası o kadar çaresiz bir boyuta ulaştı ki, kalan tek evladını, beni, hayatta tutabilmek için çıldırmışçasına bir yol aradı. Şehrin kaosundan hemen önce eski bir nişancılık eğitmeni buldu. Adamın yüzünü bile zar zor hatırlıyorum ama elime tutuşturduğu o ağır, soğuk ahşap yayın kirişinin tenimi nasıl kestiği hâlâ aklımda. Haftalarca, parmaklarım su toplayıp kanayana kadar ok attırdılar bana. "Hedefi gözünle değil, hayatta kalma arzunla vuracaksın!" diye bağırırdı babam. Fakat birkaç haftalık okçuluk eğitimi, yaklaşan kıyametin o devasa, kanlı günlerine karşı sadece ufaktan bir kalkandı.
Kıyamet kapımızı çaldığında hiç merhameti yoktu. Dışarıdaki o korkunç kargaşada, bizim için erzak ve ağrı kesici bulmaya giden annem, o anlattığı ölümcül virüslerden birini, bir yabancının tırnaklarından kaparak eve dönmüştü. Babam onu yatağına yatırdığında, alnından süzülen terler sanki ateşten damlalar gibiydi. Günlerce kapalı kapısının başında bekledim, bana öğrettiği her şeyi hatırlamaya çalışarak ateşi düşsün diye kapı arkasından espriler ve deneylerimi anlatarak onu mutlu etmeye çalıştım. Fakat gözlerindeki o insani ışığın, zekanın ve şefkatin sönüşünü, yerini o vahşi, boş bakışın alışını izlemek ruhumu paramparça etti. Annem kollarımda can verdi. Onu kaybetmenin acısına dayanamayan, zaten aklının yarısını kardeşimin ölümüyle yitirmiş olan babam ise, annemin o hastalıklı nefesini solumaktan kaçamadı. Birkaç gün içinde o da aynı ateşle, aynı kâbusla yatağa düştü ve son nefesini verdi.
Annemden geriye kalan tıp kitaplarını ve deney notlarımı sırt çantama doldururken, o masum bilim meraklısı çocuk anne ve babasının amcası tarafından arka bahçeye gömülüşünü izlemiş, cehennemin tam ortasında yapayalnız, buz gibi bir gence dönüşmüştü.
Gidebileceğim tek bir yer, sığınabileceğim tek bir liman kalmıştı: Şehrin çok dışındaki, ormanın derinliklerinde derme çatma bir dağ evinde, insanlardan izole bir hayat süren amcam. Amcam her zaman sert, az konuşan ve dünyaya öfkeyle bakan bir adamdı. Kapısına, sırtımda sadece babamın zorla aldırdığı o yay, birkaç ok ve çantamda annemden kalan kalın kitaplarla birlikte vardığımızda, beni sessizce içeri aldı.
O dağ evinde geçirdiğimiz yıllar, insanlığımı unutup hayatta kalmanın vahşi bir haline dönüştüğüm yıllardı. Amcam bana merhametin yeni dünyada bir zayıflık olduğunu öğretti. Ormanda hayatta kalmak, şehirde hayatta kalmaktan çok daha sessiz bir mücadeleydi.
Vurduğumuz hiçbir hayvanı hemen ateşe atmazdık. Bir geyiği veya tavşanı avlamadan önce günlerce izler, hareketlerinde bir anormallik, derisinde bir lezyon veya gözlerinde o lanet olası donukluğu arardık. Etlerini parçaladığımda, annemden öğrendiğim anatomi bilgisiyle iç organlarını, karaciğerini ve kanının rengini inceler, en ufak bir şüphede o eti toprağa gömerdik. Amcamın koyduğu en katı kural ise oklardı. Asile veya herhangi bir hastalıklı yaratığa saplanan bir oku asla, ama asla yerinden çıkarıp tekrar kullanmazdık. O enfekte kanın, yayın kirişine, oradan da parmaklarımızdaki en ufak bir çiziğe bulaşma ihtimali bile bizi ölüme götürmeye yeterdi. Oklarımız tek kullanımlıktı; bu yüzden her bir atış, hayatın ta kendisi kadar değerliydi.
Bu çaresizlik içinde eski dünyadan kalan tek tutkum olan bilime, bu kez hayatta kalmak için sığındım. Harabe kasabalara gizlice sızıp yağmaladığım eczanelerden ve kütüphanelerden sadece yiyecek değil, kalın botanik, tıp ve kimya kitapları topluyordum. Mum ışığında, sayfaları çevirirken o eski, küf kokulu kâğıtların üzerinde kurtuluş arıyordum. Doğada bulduğum bitkilerden kan durdurucu merhemler yapmaya çalışıyor çokça kez beceremiyor tekrar tekrar deniyordum, alkol ve bazı asitleri damıtmayı öğrenerek yaraları temizleyecek solüsyonlar üretmeye çalışıyordum çoğu günlerde amcamın desteği olmadan pek bir şey yapamıyordum. Annemle mutfakta yaptığımız o masum deneyler, artık hayatla ölüm arasındaki tek çizgimdi.
Bunu yapmaya mecburdum, çünkü amcam güçlü görünümünün altında amansız bir hastalıkla savaşıyordu: İleri derece astım. Geceleri göğsünden gelen o ıslık çalar gibi hırıltılı nefes sesleri, karanlıkta zombilerin hırıltılarından daha çok korkutuyordu beni. Ormanın rutubeti, yağmur suyu toplamak için kestiğimiz ağaçların tozu onun ciğerlerini mahvediyordu. Onun için kortizonlu astım ilaçları bulmak, benim için su bulmaktan daha önemli bir göreve dönüşmüştü. Kasabalardaki yıkık eczanelerin molozları arasında sürünerek bulduğum her bir ilaç, amcamın ömrüne eklenmiş birkaç ay demekti.
Ancak doğa bize ihanet ediyordu. Toprak öylesine verimsizleşmiş, öylesine lanetlenmişti ki, ektiğimiz tohumlar filizlenmeden toprağın altında çürüyordu. Erzaklarımız tükeniyor, amcamın ilaçları bitiyordu. Açlık, midemizi içeriden kemiren, uykularımızı bölmeye başladığında, o ölümcül kararı almak zorunda kaldık: Şehre inecektik.
Elimizdeki eski, yıpranmış bir haritada işaretlediğimiz, "güvenli" olduğu iddia edilen, askeriye tarafından eskiden temizlenmiş büyük bir marketler bölgesi vardı. Amcamın nefes darlığı yürüyüşümüzü yavaşlatsa da, günler süren tehlikeli bir yolculuğun ardından o geniş, asfalttan meydana ulaştık. Etrafta marketler, yıkılmış barikatlar ve terk edilmiş askeri araçlarla doluydu.
Başlarda her şey fazla sakindi. Rüzgârın kırık camlardan geçerken çıkardığı uğultu dışında tek bir ses yoktu. Bir marketin arka deposuna sızmayı başarmış, birkaç konserve ve şans eseri iki kutu astım ilacı bulmuştuk. Tam rahat bir nefes alıp oradan çıkmaya hazırlanıyorduk ki...
Bir anda, yerin altından geliyormuş gibi boğuk, ardından giderek yükselen, kan dondurucu hırıltılar duyduk. Sürü, bir anda değil, adeta dört bir yandan üzerimize aktı. Eskiden temizlendiği söylenen bu bölge, aslında binlerce asilin kış uykusuna yattığı koca bir tuzaktı. Raflar devriliyor, camlar tuzla buz oluyor, üzerimize koşan et yığınlarının çıkardığı o iğrenç şapırtılar kulaklarımızı dolduruyordu.
"Kaç!" diye bağırdı amcam. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, nefes almakta zorlanıyordu. Yayımı çekip önümüze çıkan üç tanesini indirdim ama arkalarından otuz tanesi daha geliyordu. Kaosun ortasında, dar bir ara sokağa saparken amcamla aramdaki mesafe açıldı. Birkaç zombi onun üzerine doğru atıldığında, amcam elindeki satırla onlara saldırırken bana son kez baktı ve "Durma, koş!" diye bağırdı.
Adrenalin damarlarımı yakarken, gözyaşlarımı ve çığlığımı içimde tutup koştum. Dar sokaklardan, devrilmiş arabaların üzerinden atlayarak ana caddeden uzaklaştım. Arkamdaki sesler yaklaşırken, kendimi eski, iki katlı, yarısı çökmüş bir evin önünde buldum. Evin ağır, meşe kapısına omuz attım, kilitliydi. Zombilerin hırıltıları sokağın başında yankılanırken, paslı kapı kolunu zorladım, çantamdaki levyeyi aralığa sokup tüm gücümle asıldım. Ahşap çatırdadı ve kapı kırılarak açıldı. İçeri dalıp arkamdan ağır bir komidini kapıya dayadım.
Ev karanlıktı. Pencereden sızan cılız ışıkta, salonun ortasındaki açık bir bodrum kapağı gördüm. Dışarıdaki yaratıklar evin camlarını yumruklamaya başladığında, hiç düşünmeden o kapağı açıp kendimi eksi birinci kata, o zifiri karanlığa bıraktım. Kapağı üzerime kapattığım an, asıl kâbusla yüzleştim.
Bodrum, kelimenin tam anlamıyla bir mezarlıktı. İçerideki hava o kadar ağır, o kadar iğrenç bir çürüme ve küf kokuyordu ki, midem anında kasıldı. Karanlıkta ayağımın yumuşak, çürümüş bir şeylere bastığını hissettiğimde kusmamak için kendimi zor tuttum. Yukarıda, tam başımın üstündeki tahta döşemelerde zombilerin ayak sesleri, eşyaları parçalayışları ve o bitmek bilmeyen açlık hırıltıları yankılanıyordu.
Bodrumun en köşesinde, sokağın zemin seviyesine bakan, camı kırık avuç içi kadar bir havalandırma penceresi buldum. Oraya sürünerek gittim. İçerideki o zehirli, çürük kokusunu ciğerlerime çekmemek için ağzımı ve burnumu sıkıca kapattım. Sadece, o kırık pencereden sızan, dışarıdaki tozlu ama görece temiz gece havasını küçük nefes alışverişlerle içime çekerek hayatta kaldım. Saatler boyunca, başımın üstünde ölüm dans ederken, ben o pencerenin dibinde kıvrılıp nefesimi tuttum. Her nefes alışım bir lütuf, her ses bir işkenceydi.
Şafak söktüğünde yukarıdaki sesler azaldı. Çantamdaki alkol şişelerinden ikisini çıkardım, içlerine yırttığım tişörtümün parçalarını tıkarak molotof kokteylleri hazırladım. Kapağı yavaşça aralayıp salona sızdığımda içeride kalan birkaç zombiyi şişeleri ateşe verip fırlatarak alevler içinde bıraktım. Yanık et kokusu sokağı sararken çatıya tırmandım ve binaların tepesinden giderek o lanet olası bölgeden kaçtım.
Eski dağ evimize günlerce yürüyerek döndüm. Kapıyı açtığımda beni karşılayan tek şey, rüzgârın içeri taşıdığı kuru yapraklar ve sağır edici bir sessizlikti. Amcam yoktu. Onun astım ilacını masanın üzerine koydum ve o an, çocukluğumda bile dökmediğim kadar çok gözyaşı döktüm.
Amcamı kaybettiğim o güne, o sokaklara bir daha asla dönmemeye yemin ettim. Artık orman da benim için bir ev değildi; sadece hayaletlerle dolu bir anıydı. Şehre döndüm ve çatı katlarında, yüksek binaların tepelerinde, gölge gibi bir hayat kurdum. Gündüzleri saklanıyor, geceleri yiyecek arıyordum.
Aylar sonra, erzak arayışı beni şehrin güneyindeki harabe bir süpermarkete sürükledi. Rafların çoğu yıllar önce yağmalanmıştı ama bazen yıkıntıların altında unutulmuş bir konserve veya temiz su bulmak mümkündü. El fenerimin cılız ışığıyla devrilmiş bir dolabın arkasını araştırırken, aniden ensemde soğuk ve sert bir metal hissettim. Bir silah namlusu.
"Kıpırdama," dedi kalın, çatallı bir ses. "Ellerini görebileceğim yere kaldır ve yavaşça dön."
El fenerim yere düştü. Etrafımı saran dört kişi vardı; hepsi ağır silahlı, kir pas içinde, gözleri uykusuzluktan kan çanağı gibi olan adamlardı. İçlerinden biri yaralıydı. İki adam, sarışın, yirmili yaşlarının başlarında, yüzü bembeyaz olmuş bir kadını omuzlarından tutarak taşıyordu. Kadının karnının sağ alt tarafı kanlar içindeydi. Kadını gördüğümde asil olma ihtimaline karşı geri çekilip bağırmaya ve kavga etmeye başladım.
içlerinden biri sırt çantamı çekip aldı, içindeki son üç konserveliğimi ve su şişemi yere döktü. Beni oracıkta, beynimi duvara dağıtarak öldüreceklerini düşündüm. O sırada sarışın kızdan boğuk bir inilti duydum. Liderleri olan iri yarı adam tam bana vuracakken yaranın ortasında parlayan metalik bir parça gördüm ve kurşun yarası olabileceğini düşündüm. Liderin silahı anında alnıma çevrildi. Kalbim kafesinden fırlayacak gibi atıyordu ama sesimi sabit tutmaya çalıştım. "O bir ısırık değil. Kurşun sıyırmış veya içeride kalmış. Arter parçalanmamış ama çok kan kaybediyor. canımı kurtarabilmek için yardımcı olabilirim diye bağırdım. Hayatımın en büyük, en tehlikeli kumarını oynuyordum. "Ben tıp biliyorum. Kurşunu çıkarabilirim, kanamayı durdurabilirim. Ama malzemelerime ve çantama ihtiyacım var. Bana dokunmazsanız, kızı yaşatırım."
Adamlar birbirlerine baktı. Sarışın kız belli ki grupta önemli biriydi, belki de liderin yakınıydı. Lider beni yakamdan tutup kızın yanına fırlattı. "Eğer kalbi durursa, seninkini ellerimle sökerim," diye bağırdı.
Titreyen ellerime rağmen, zihnimde annemin o şefkatli ama kararlı sesi yankılandı: Odaklan. Çantamdan damıttığım saf alkolü, cımbızları ve neşter niyetine kullandığım ince, keskin çakımı çıkardım. Alkolü yaraya döktüğümde kız çığlık atarak bilincini tamamen kaybetti. El fenerini adamlardan birinin tutmasını istedim. Karnındaki yarığı dikkatlice açtım; kurşun içeride, kas dokusunun arasına sıkışmıştı.
Her saniye aleyhime işliyordu. Kanamayı yavaşlatmak için kendi hazırladığım bitkisel solüsyonu bastırdım. Adamların şaşkın bakışları altında, eski bir serum hortumu ve kendi damarımdan aldığım kanla ona derme çatma bir kan nakli başlattım. Kan gruplarımızın uyumlu olması için dua ediyordum; bilimin şansa bıraktığı o küçük yüzde birlik dilimdeydim. Sonunda, metalin kasa sürtünme sesini duydum ve kurşunu çekip çıkardım. Kanama durmuyordu. Tek çarem vardı. Kamp ocağımı yaktım, bıçağımın ucunu kor haline gelene kadar ısıttım ve enfeksiyon riskini göze alarak yarayı ateşle dağladım. Etin yanık kokusu marketi doldururken kız acıyla kasıldı ama göğsünün inip kalkışı yavaş yavaş düzene giriyordu.
Kurşunu kanlı ellerimle lidere uzattım. O gece, bu vahşi gruba diken üstünde, hayatları bana bağlı bir doktor-esir olarak kabul edildim.
Zamanla, başlarda sürekli ölüm tehdidi altında olduğum bu zorunlu ortaklık, tuhaf bir şekilde organize bir yapıya dönüştü. Kurtardığım kız hayatta kalmış, benim gruptaki konumumu sağlamlaştırmıştı. Grupta, eski dünyadan kalma bir yazılımcı vardı. Bu adam, haftalarca uğraşarak dört adet askeri telsizi çalışır hale getirmişti. Geceleri nöbet tutarken, radyo frekanslarında cızırtılı sesler arıyorduk. İşte o zamanlarda, frekansların arasına karışan, o ismi duymaya başladık: Zentrum. Duvarları yıkılmaz, "Düzenin Son Kalesi" olarak adlandırılan bir güvenli bir bölge.
Ancak bizim grubun efsanelerle işi yoktu; onlar sadece açlıklarını ve vahşetlerini doyurmanın peşindeydi. Şehirdeki erzak kıtlığı dayanılmaz bir noktaya ulaştığında, grubun liderleri ahlaki olarak geri dönülmez bir çizgiye geçtiler.
Bölgemizin sınırlarına yakın, eski bir metro istasyonunda yaşayan, insan eti yiyen yamyam bir grupla karşılaştık. Çatışmak yerine, kan donduran bir anlaşma yaptılar. Şehrin kıtlığından kaçıp bizim "güvenli" sandıkları bölgemize sığınan, çaresiz, aç susuz masum insanların ellerindeki o üç beş lokma yiyeceği silah zoruyla gasp edeceklerdi. İşin en korkunç yanı ise, yiyeceklerini aldıkları bu hayatta kalan insanları öldürmeyecek, onları diri diri o yamyam gruba "ziyafet" çekmeleri için teslim edeceklerdi. Karşılığında yamyamlar bizim bölgemize saldırmayacak ve ele geçirdikleri mühimmatları bize vereceklerdi.
Bu gerçeği öğrendiğim gece, kusana kadar midem bulandı. İnsanlığın bu denli çürümesi, dışarıdaki sokaklarda et yiyen beyinsiz bir zombiye dönüşmekten farksızdı. Hatta zombiler sadece doğaları gereği bunu yaparken, bu adamlar kötülüğü bilinçli olarak seçiyordu. O an, bulunduğum odanın karanlığında rüzgârın uğultusuyla birlikte amcamın sesini tekrar duydum: "Ruhunu kaybedersen, nefes almanın bir anlamı kalmaz."
Kesin kararımı vermiştim. Bu yozlaşmış, çürümüş düzenin bir parçası olmayacaktım. Bilim, bana yaşamı onarmayı öğretmişti; bu adamlar ise onu satıyordu. Gece yarısı, nöbetçilerin değişim saatindeki o üç dakikalık boşlukta harekete geçtim. Sırt çantama annemden kalan notlarımı, kimya kitaplarımı, radyodan duyduğum kadarıyla kendi çizdiğim Zentrum haritasını ve yanıma alabildiğim bir avuç yiyeceği tıktım.
Kampın sınırından gizlice dışarı adım attığımda, arkamda bıraktığım o karanlık yapıya son bir kez bile bakmadım. Artık ne masum bir çocuktum, ne amcamın kurallarıyla yaşayan bir korkak, ne de yozlaşmış adamların esiri. Zentrum sadece çaresizlerin uydurduğu bir efsane mi yoksa gerçekten insanlığın son umudu mu olduğunu kendi gözlerimle görmek zorundaydım.
Şehrin karanlık, asillerle dolu sokaklarına doğru, zihnimde amcamı bir gün bulma umudu ve göğsümde bilimin o sönmeyen ateşini taşıyarak tek başıma yola koyuldum. Yıl 2035 ve efsanevi duvarlara giden yol, kan ve küllerle doluydu.
Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır
Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.