Aktif / Yaşıyor

Elwis Murph

Discord Oyuncusu: rowath
Karakter Tema MüziğiHazır
0:00 / 2:50
%3
Karakter Hikayesi & Biyografisi
Herkese Açık Katman

Elwis Murph

Elwis Murph, 1999 yılında Amerika'da taşrasının unutulmuş, tozu toprağa karışmış küçük bir kasabasında dünyaya geldi. Çökmüş çatıların, paslı konteynerlerin ve çorak arazilerin gölgesinde, sefil bir yaşamın ortasında büyüdü. Öyle varlıklı ya da konforlu bir çocukluğu olmamıştı; aksine hayat, ona daha ilk yaşlarında hiçbir şeyin kolay verilmeyeceğini öğretmişti.

Yüzündeki erken çökmüş çizgiler, sert rüzgarların kuruttuğu teni ve bakışlarındaki o yıpranmışlık, 27 yaşında bir gençten çok, hayatın o ağır yükünü yıllardır omuzlarında taşıyan yorgun bir adamı andırıyordu. Kalabalık şehirlerin gürültüsünden uzak, kendi halinde ve köşesinde yaşamayı alışkanlık haline getirmişti. Ne parlak bir geleceğe dair büyük hayalleri vardı ne de arkasında bırakacağı görkemli bir geçmişi; onun tek bildiği şey, doğanın ve hayatın sillesi altında bir sonraki güne karnı yarı tok çıkabilmekti.

Büyüdükçe hayatı daha da sertleşti. Kasaba merkezine uzak, döküntü bir barakada tek başına yaşıyor, geçimini günübirlik işler ve kasaba kenarlarında bulduğu hurdaları satarak sağlıyordu. Hayatın karmaşasından uzak, kimseye bulaşmadan kendi küçük dünyasında akıp giden bir rutini vardı. İnsanlarla olan ilişkileri mesafeli ama gerektiğinde idare edecekti.

Büyük hırsları yoktu; eline geçen üç beş kuruşla karın doyurmak, akşamları rüzgarın sızdırdığı tahta kapının arkasında huzurla uyumak ona yetiyordu. Ancak 27 yaşına basıp da dünyayı sarsacak o gizli felaketlerin sinyalleri gelmeye başladığında, bu sefil ama tanıdık düzenin sonunun geldiğini henüz bilmiyordu.

SIFIRINCI GÜN (DAY ZERO) KAOSU
Elwisin günlüğünden bir sayfa #1

O gün her şey normal, taşranın o bıkkın ve rutubetli sessizliğiyle başlamıştı. Kasaba kenarındaki döküntü barakamda uyanmış, elimdeki üç beş bozukluğu sayarak merkeze, markete inmeyi planlıyordum.

Fakat kasaba merkezine vardığımda havadaki o tuhaf gerginliği hemen hissettim. Normalde meydanda atıp tutan emekliler yoktu; herkes dükkânların önünde, duvara monte edilmiş o pürpürlü küçük tüp televizyonların ve telefon ekranlarının başında toplanmıştı
Ancak öğleden sonra işler sarpa sardı. Kasabanın tek eczanesinin önünde büyük bir kavga çıktı. Daha sabahlaşaya kadar ayağında terlikleriyle aspirin almaya gelen adamın biri, eczacının boğazına sarılmış, onu canlı canlı parçalamaya çalışıyordu. Çevredeki üç beş kişi ayırmaya çalışırken adamın yüzündeki o boş, bilincini yitirmiş vahşi ifadeyi unutamam. İnsanlar çığlık çığlığa kaçışırken, polisin siren sesleri kasabanın dar sokaklarını doldurdu. O an, televizyonlarda "ağır grip" ya da "gıda zehirlenmesi" diye geçiştirdikleri şeyin gerçek yüzünü gördüm; bu sıradan bir hastalık değildi.

Akşama doğru ise kıyamet tam anlamıyla kapımıza dayandı.

Şehir merkezinden gelen ana yolda kilometrelerce uzanan araç kuyrukları oluştu. Büyük şehirlerden kaçıp bu sakin kasabaya sığınmaya çalışan zenginlerin lüks arabaları birbirine girdi; kimse kimseye yol vermiyordu.

  • Telefon hatları önce parazit yaptı, ardından tamamen kesildi. Televizyonlar karardı, ışıklar gidip geldi ve sonunda kasaba tamamen karanlığa gömüldü.

    Gecenin ilerleyen saatlerinde barakamın penceresinden dışarıyı izlerken kasabanın ana caddesinde alevler yükselmeye başladı. Evlerin arasından gelen boğuk çığlıkları, cam kırılmalarını ve insan sesinden çok bir canavarın hırıltısını andıran o sesleri dinledim. Aşı oldukları söylenen o "seçilmiş" insanların zihinlerinin çözüldüğünü, içlerindeki şeytanın dışarı taştığını o gece anladım.

    Sabah olup da güneş soluk bir şekilde tepeye tırmandığında, artık bildiğim o sefil ama huzurlu kasaba ortadan kalkmıştı. Dünyayı yöneten o 12 ailenin kibirle ektiği tohumlar, bizim kapımızın önünde bitmişti. Elime paslı demir borumu alıp kapıyı kilitledim; çünkü artık dışarıda hayatta kalmaktan başka bir kuralın olmadığını biliyordum.

    Sıfırıncı günün sabahında barakamın kapısını ardımdan kapatıp o paslı demir boruyu sıkıca kavradığımda, hayatımın tamamen değiştiğini biliyordum. Artık dertlerim borçlar, iş bulmak ya da yarın ne yiyeceğimi düşünmekten ibaret değildi; derdim sadece bir sonraki dakikada nefes alabiliyor olmaktı.

İlk aylar tam bir kabustu. İnsanların birbirini yediği, sokakların adeta birer açık hava mezarlığına döndüğü o kaos ortamında, hayatta kalmak için kendime katı kurallar koymak zorunda kaldım.

En büyük dersim, yaşayan insanlardan uzak durmaktı. Salgının ilk dalgasında panikleyip yollara dökülenlerin ya da "yardım merkezleri" masallarına inananların nasıl av olduklarını kendi gözlerimle gördüm. İnsanlar zombilerden veya o lanetli Asil varlıklardan daha tehlikeli hale gelmişti; bir konserve kutusu için sizi sırtınızdan bıçaklamaya hazır bir sürü aç kurtla doluydu ortalık. Bu yüzden hep gölgelerde, patika kenarlarında ve kimsenin uğramadığı tenha yerlerde yürüdüm.

Gündüzleri herkesin inlerinden çıkmaya korktuğu saatlerde hareket eder, terk edilmiş marketlerin arka pencerelerinden veya döküntü evlerden çaldığım konserve ve şişe sularıyla karnımı doyururdum. Paslı demir borumu zamanla keskin bir bıçak ve sağlam bir sopayla değiştirdim. Ses yapmamak, nefesimi bile kontrol etmek en büyük silahım oldu. Kasabanın eski dehlizlerini, kimsenin bilmediği su depolarını ve bodrum katlarını ezberledim.

Yıllar geçtikçe dünya daha da acımasızlaştı. 2032 yılında kuzeydeki dağlara o devasa meteor düştüğünde, gökyüzünün rengi değişti ve derileri kömürleşmiş o yeni, alev saçan yaratıklar ormanları bastı. Artık sadece soğuktan ve açlıktan değil, toprağı tutuşturan o cehennemden de kaçmak zorundaydım

« Kıyametin kopmasından, o köklü ailelerin yarattığı "Lumina" programının sokağa taşmasından ve 2032'deki "Kızıl Düşüş" meteor felaketinden bu yana Elwis Murph, yıllar boyunca her şeyi tek başına göğüslemişti. Sefil kasaba kenarlarında, terk edilmiş evlerin gölgelerinde ve kimsenin uğramadığı patikalarda hayatta kalmayı kendine kurallar edinmişti: *Asla insanlara güvenme, ses çıkarma, tek başına hareket et »

erzakların tükenmesi, eldeki konservelerin son damlasına gelmesi onu her zaman risk almaya zorluyordu. Günlerden bir gün, kasabanın dış çeperinde yer alan terk edilmiş, camları kırık dökük büyük bir marketin önünde durdu. İçeride hala tıkınabilecek birkaç paket bisküvi veya konserve olma ihtimali vardı. Sırtındaki yamalı çantasını yokladı, emektar paslı demir borusunu sıkıca kavradı ve marketin kırık camından içeri süzüldü.

Rafların arasında sessizce ilerlerken her şey yolunda gibi görünüyordu. Ancak arka taraftaki depoya yöneldiği an, dışarıdan gelen o tüyler ürpertici hırıltılarla kanı dondu. Derileri kömürleşmiş, damarları kor gibi parlayan ve attıkları adımlarda toprağı tutuşturan o "Asil" varlıklar, marketin giriş ve çıkış kapılarını bir anda sardı. Elwis aceleyle arka çıkışa koştu ama demir sürgülü kapı paslanmış ve sıkışmıştı. Ne kadar zorlasa da açılmadı. Ön tarafı ise o yaratıkların hırıltılarıyla doluydu

Çıkmazdaydı. Sırtını soğuk depolama duvarına yasladı; elindeki paslı boruyu havaya kaldırdı. Hayatının sonunun burası olduğunu, o pis kokulu marketin arka odasında bu ucubelere yem olacağını düşündü. Yaratıklardan biri içeri atlayıp üzerine doğru atıldığı anda, dışarıdan kopsan kıyameti andıran bir silah sesi patladı.

Kızıl renkli mermiler yaratığın kafatasını dağıtırken, toz duman ve barut kokusu arasında içeriye disiplinli ve ağır zırhlı bir grup daldı. Profesyonel hareketlerle marketteki Asilleri kısa sürede etkisiz hale getirdiler. Yabancı adam , köşede şok içinde kalakalmış olan Elwis’i sertçe kolundan tutup ayağa kaldırdı. “Ölmek mi istiyorsun, çocuk? Yürü!” diyerek onu dışarıdaki zırhlı araca doğru sürükledi.

İlk başta her zamanki refleksleriyle onlara karşı son derece mesafeli ve şüpheci yaklaştı. Yıllardır kimseye güvenmemişti; bu silahlı adamların da onu sadece işine yarayacağı için ya da anlık bir hevesle kurtardığını düşünüyordu. Ancak araçta ve sonrasındaki kampta geçen günlerde işler değişti.

Yaralarını saran, ellerindeki kısıtlı suyu ve taze ekmeği onunla çekinmeden paylaşan bu insanlar, dışarıdaki o vahşi dünyada zannettiği gibi birer sırtlan değil, birbirlerini kollayan sıkı bir gruptu. Onların bu samimi ve yakın yaklaşımı, Elwis'in yıllardır ördüğü o kalın duvarları yavaş yavaş eritti. Aralarındaki bağ gün geçtikçe güçlendi; artık sadece hayatta kalan iki yabancı değil, birbirinin sırtını kollayan birer yoldaş olmuşlardı

Birlikte geçirdikleri o zorlu haftaların ve uzun yolculuğun ardından grup, nihayet güvenli bir liman olarak gördükleri Zentrum’a ulaştı. Eski hapishane bölgesinin yüksek beton duvarları, dikenli telleri ve gözetleme kuleleriyle çevrili bu kasaba benzeri yerleşkeye adım attıklarında, Elwis arkasına baktı. Yıllardır tek başına çektiği acıları, o karanlık sokakları geride bırakmıştı. Artık o sert duvarların arkasında, yalnız bir hayatta kalan değil; o grubun bir parçası olarak bu yeni dünyada kendine yeni bir yer kuruyordu.

Whitelist Rol Hikayesi & Şehir Sırları
Kilitli Katman

Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır

Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.