Adım Keegan Murphy, otuz yaşındayım. Sandy Shores'da doğdum, orada büyüdüm ve salgın patladığında yirmi bir yaşındaydım. Yani şehirli değilim, hiç olmadım. Kasaba dediğin yerde herkes herkesi tanır, bu bazen güzel bazen çekilmez ama ben başka türlüsünü bilmiyorum. Ailem İrlanda kökenli. Büyükannem Maeve gelmiş buraya, çok gençken. Bize soyadımızdan başka pek bir şey bırakmadı, bir de mutfağı. Bana yemek yapmayı o öğretti, altı yedi yaşlarındaydım herhalde, tabureye çıkarıp tencerenin başına dikerdi. Ölmeden önce de bana kendi dökme demir tenceresini verdi. O tencere şu an hala yanımda, dokuz yıldır taşıyorum. Biliyorum, saçma. Aç kaldığım günlerde bile satmadım. Babam Sean ile annem Coleen kasabanın çıkışında küçük bir yol kenarı lokantası işletiyordu. Ben on beş yaşımdan itibaren mutfaktaydım, okulu da o yüzden çok ciddiye almadım. Bir abim var, Rory. Kasabada herkesi tanırdık, tamirciyi, benzincileri, kamyoncuları, akşam aynı saatte gelip aynı şeyi isteyen adamları. Zaten müşterinin ne isteyeceğini bilmek bizim işin yarısıydı. Bu yüzden ben insanları isimleriyle hatırlarım, ne yediklerini de hatırlarım, sorma bunu neden yaptığımı, öyle işte. Salgın bize şehirdeki gibi gelmedi. Bizim oraya arabalarla geldi. Önce trafik arttı, sonra herkes benzin istemeye başladı, sonra da insanlar Los Santos'tan neler olduğunu anlatmaya başladı ve her anlatan bir öncekinden daha kötüsünü söyledi. Babam lokantayı kapatmadı. İnsanlar yolda aç kalmasın dedi, üç gün boyunca gelen herkese yemek verdik, parası olmayana da verdik. Şimdi düşününce onu suçlayamıyorum ama o karar bize pahalıya patladı. Üçüncü gece salonda biri döndü. Sabahtan beri oradaydı, hasta gibiydi ama o günlerde herkes hasta gibiydi. Babam ona baktı. Sonra olanları anlatmak istemiyorum, kısaca söyleyeyim, babam o gece öldü ve lokanta bitti. Annem ilk kışa kadar dayandı, hastalandı ve gitti. Rory bir konvoyla batıya gitti, ondan bir daha haber alamadım. Onu aramadım da. Kimseyi aramadım aslında, çünkü aramaya çıkanların çoğunun geri dönmediğini gördüm ve bunu kendime yediremezdim. Sonraki dokuz yıl kamp kamp geçti. Şunu erken öğrendim, aşçıyı herkes alır. Silahın olmasa da olur, güçlü olmasan da olur, ama eline bir çuval bozuk patates verip yenecek bir şey çıkarabiliyorsan sana yer açarlar. Ben de bunu yaptım. Kurutmayı, tuzlamayı, konserve kapağının şişip şişmediğinden anlamayı, hangi otun yenip hangisinin yenmeyeceğini öğrendim. Kötü malzemeden iyi yemek çıkarmak bir marifettir, kimse takdir etmez ama herkes fark eder. Her yer güzel değildi tabii. Bir kampta bir buçuk yıl kaldım ve sonunda gitmeme izin vermediler. Aşçıyı kaybetmek istemiyorlardı. Bir gece erzak sayımı sırasında çıktım, kimseye söylemedim, tenceremi aldım ve yürüdüm. O yüzden bugün bile birisi bana çok fazla iyi davranırsa içimden bir şey kıpırdar. Zentrum'a geldiğimde beni kapıda tuttular, karantinadan geçirdiler, sonra ne iş yaptığımı sordular. Aşçıyım dedim. İki saat sonra mutfaktaydım. Şu an orada çalışıyorum, rasyon hazırlıyorum, gelen malzemeyi ayıklıyorum, neyin yenip neyin atılacağına karar veriyorum. Zentrum'da tanıdık bir yüz de çıktı. Atölyede Dario Salas diye biri var, Sandy Shores'dan, babası Hector'un tamirhanesi bizim lokantaya beş dakikaydı. İkisi de akşamları bize gelirdi, Hector hep aynı şeyi isterdi. Dario beni ilk gördüğünde tanımadı, ben tanıdım. Dokuz yıl insanı değiştiriyor. Sonra hatırladı. İkimiz de o kasabadan sağ çıkan tek insanlar değiliz herhalde ama şu ana kadar başka kimseye rastlamadım. Bir de mutfağa herkes uğradığı için Zentrum'da çoğu insanı tanıyorum. Kulelerdeki telsizci Emil Rusk mesela, adam saatini şaşırmış, gece üçte gelip yemek arıyor, ben de ayırıyorum. Dışarı çıkan ekiplerden Matt Turner ise getirdiği şeyin yenip yenmeyeceğini bana sorar, bazen doğru getirir bazen çöp getirir. Arkadaş mıyız bilmiyorum ama üçünü de doyuruyorum, bu da bir şeydir.
Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır
Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.