Aktif / Yaşıyor

Nana Takashi

Discord Oyuncusu: yarensniper
Karakter Tema MüziğiHazır
0:00 / 7:32
%3
Karakter Hikayesi & Biyografisi
Herkese Açık Katman

Nana Takashi ( なな たかし )


7 Eylül 2010 yılının boğucu ve neon ışıklarıyla kaplı Tokyo gecelerinden birinde, henüz on yedi olan çaresiz bir anne tarafından çocuk esirgeme kurumunun soğuk merdivenlerine bırakıldığında, kurum ona kollarını açmış ve 7 anlamına gelen Nana (なな) ismini koymasıyla hikayesi başlamıştı. Hayatının melankoli içinde, boğucu Tokyo'da geçeceği düşünülse de, henüz 3 yaşındayken okyanusun ötesinde Los Santos'lu bir aile tarafından evlatlık edinmesi ile kaderi yeniden yazıldı.

Los Santos’un Mirror Park bölgesinde huzur bulduğu sessiz bir banliyösündeki geniş bahçeli ev, Nana için fırtınanın ortasındaki bir sığınaktı. Onu kucaklayan Arthur ve Martha, evlat edindikleri bu küçük kız çocuğuna sadece soyadlarını değil, ruhlarını sarıp sarmalayan devasa bir şefkat verdiler. Nana ailenin öz çocuğu olmadığını bilerek büyüdü. Aynadaki çekik gözleri, siyah dümdüz saçları ve ten rengi, salonun duvarındaki aile bireylerinin olduğu fotoğraflardan oldukça farklıydı. Ancak Arthur’un fırtınalı gecelerde korkmasın diye yatağının başucunda saatlerce okuduğu masallar ve Martha’nın sabahları mutfaktan yükselen taze kreplerinin kokusu, biyolojik bağların ne kadar önemsiz olduğunu ona gösteriyordu.

Sevgi kanla değil, adanmışlıkla ölçülürdü.


Ancak evdeki o sıcak koza, dış dünyanın soğukluğunu engellemeye yetmiyordu. Küçük yaşta dilini, kültürünü ve insanlarını hiç tanımadığı devasa bir Amerikan metropolüne uyum sağlamak Nana için derin bir yalnızlık demekti.
İlkokul koridorlarında ve mahalle parklarında, çekik gözleri yüzünden yabancılaşmanın en sert biçimiyle karşılaştı. Çocukların gürültülü kahkahaları, fısıltılı alayları, gözlerini çekerek aşağılamaları ve dışlayıcı tavırları karşısında Nana hiç bağırıp çağırmadı. Zaten yapısı gereği az konuşan biriydi; bu acımasız dünya karşısında daha da içine çekildi. Ama bu içe dönüklük Nana'yı dış dünyayı incelemeye daha çok itti. Doğaya karşı inanılmaz bir çekimi ve ilgisi vardı.

Ancak bu merak, bir çocuğun hayvan sevgisinden çok farklı, soğuk ve karanlık bir boyuta evrildi. Nana, canlıların nasıl hareket ettiğinden ziyade, onları ayakta tutan o görünmez mekanizmanın ne zaman ve nasıl bozulduğuyla ilgileniyordu. Her şey dokuz yaşının sıcak bir yaz gününde, bahçedeki begonvillerin arasında bulduğu ölü bir Kral Kelebeği ile başladı. Turuncu ve siyah damarları kusursuz bir simetriyle uzanan kelebek, begonvillerin üzerinde hareketsiz yatıyordu. Nana onu bir yaprağın üzerine alıp odasına taşıdı. Parmaklarının arasına bulaşan o incecik kanat tozu, kızda ne bir tiksinti ne de bir üzüntü yarattı; aksine, zihninde büyüleyici bir kapı araladı. Büyütecini alıp kelebeğin cansız bedenine odaklandığında, onun pürüzsüz petek gözlerini, kütin kaplı bacaklarını ve yaşamın çekildiği o minyatür gövdeyi saatlerce inceledi. Bir toplu iğneyle kelebeği ahşap bir bloğa sabitledi. Yaşam bitmişti ama biçim ve yapı hâlen oradaydı. Ölüme ilk defa bu kadar yakın olmuştu ve hoşuna gitmişti.

Bu ilk inceleme, Nana’nın içindeki o garip, klinik merakı besleyen ilk kıvılcım oldu. Kısa süre sonra bu merak, sadece ölü böcekleri izlemekle sınırlı kalmadı. İncelediği her canlının detaylı anatomi şemalarını küçük kareli defterine çizerdi. Japonca ve İngilizce harflerle organların yanına soğukkanlı notlar alırdı: "Serçe - Sol kanat ekleminde kırık. Kalp odacıkları pıhtılaşmış. Yaşam, göğüs kafesinin çökmesiyle son bulmuş." Nana’da empati yok değildi; fakat empatisini insanlara değil, doğanın bu sessiz ve kusursuz biyolojisine yöneltmişti. Bir canlının canlıyken çıkardığı sesler onu irkiltirken, öldükten sonra masasında duran o sessiz, müdahale edilebilir hali ona derin bir huzur ve kontrol hissi veriyordu. İnsanların onu dışladığı dünyada, o garajdaki masasının üzerinde yaşamın ve ölümün mutlak hakimiydi.

Bir gün Arthur garajda bir şey ararken Nana’nın o karanlık köşesine yaklaştığında, Nana neşteri yavaşça bir bezin altına kaydırmış ve masadaki içi spritolu kavanozda yüzen bir fare kalbini sırtıyla kapatmıştı. Gözlerindeki o ifadesiz, buz gibi soğuklukla babasına bakmış, Arthur ise kızının bu derin sessizliğini sadece "içine kapanık bir çocuğun garip hobileri" sanarak üzerine düşmemişti. Kimse o masanın üzerinde bir çocuğun değil, insan anatomisine ve ölüm ile yaşam arasında olan o soğuk mekaniğine adım adım hükmeden soğukkanlı bir zihnin şekillendiğini fark edemedi.

Yıllar geçtikçe Nana’nın o karanlık garaj tezgahında neşter kullanmayı öğrenmesi, sadece soğuk bir merakın eseri değildi. Zihninin derinliklerinde, insan aklının kabul etmekte zorlandığı, çok daha karanlık ve saplantılı bir amaç filizleniyordu: ölüm yenilebilir, ruh bedene bir gün tekrardan dönebilir.

Ancak 2026 yılı geldiğinde, dünyayı ve Nana'nın sığınak gibi gördüğü hayatını yerle bir edecek o karanlık dalga kıyıya vurdu. Salgın patlak verdiğinde Nana henüz on altı yaşındaydı. Televizyon kanallarında, internet sitelerinde panikle yayılan haberler başlarda "zengin vebasından" dan bahsediyordu. İlk günlerde herkes bu durumu hafife almıştı. Zenginlerin kafayı bulmasından kaynaklı haberlerin abartısı olarak bir algı oluşmuştu. Nana'da bu algıya kananlardan biriydi. Tabii ki, zaman geçtikçe durum daha ciddileşmeye başladı. Artık ailesi sokağa çıkmasına geç, okula bile göndermek istemiyordu. Ohal durumu ilan edilmişti. Sokaklara dökülen dehşet, bilinen hiçbir şeye benzemiyordu. Enfekte olanlar zihinlerini ve insani hislerini kaybediyorlardı ama klasik canavarlar gibi sürünen, kontrolsüz mahluklar değildiler. Aksine; omurgaları dimdik, çeneleri yukarıda, insan görünümlerinin aksine, insan dışı kuvvet ve sinirle gördükleri tüm canlılara saldırıyorlardı.

Kıyamet, Los Santos’un süslü banliyölerini birkaç hafta içinde bir mezarlığa çevirdi. Elektrikler kesildi, şebeke suları zehirlendi ve sokaklar Asillerin o ürkütücü, dik yürüyüşleriyle doldu. Nana ve ailesi haftalarca evlerine barikat kurarak direndi. Ancak gıda stokları tükendiğinde Arthur, bir baba sorumluluğuyla dışarı çıkmak zorunda kaldı.

Arthur eve döndüğünde, hava karanlıktı ve evin içi sadece gaz lambasının cılız ışığıyla aydınlanıyordu. Arthur’un omzunda kanlı bir yırtık, ellerinde poşetler, gözlerinde ise derin bir sis vardı. Martha gözyaşları eşliğinde telaşla eşinin yanına gitti. Nana ise sadece zar zor seçebildiği o yaraya bakıyordu. Salonda konuşulanlar, Nana’nın ruhunda sonsuza dek kapanmayacak bir yara açtı. Arthur dönüşecek miydi bi fikirleri yoktu ancak mantıklı olanı yapmaları gerekiyordu. Arthur kendi isteği ile kapı dışına çıkacaktı. Tüm geceyi dışarıda geçirecek. Eğer ki dönüşmezse tekrar eve girebilecekti.

Arthur dışarı çıktı.

Gün ışığı perdenin arasından Nana'nın gözüne vurduğunda sabah olduğunu anlamıştı. Perde'yi aralayarak bahçeyi gözetledi. Bariyerlerin ardında babasını görmeyi umdu ama göremedi. Merdivenlerden aşağı yavaş adımlarla indi. İçini huzursuz bir his kaplamıştı. Her adımda kalbinin kulağından çıkacağını hissediyordu. Ev fazla sessizdi. Annesine seslenmek istese de kapının sonuna kadar açık olmasını görmesiyle ağızından çıkacak olan tüm kelimeleri yuttu. Adımları kapıya doğru yöneldiğinde salondan gelen sesler ile rotası değişti. Başını salona doğru uzattığında ise Arthur'un delicesine Martha'nın kolunu parçalamaya çalıştığına şahit olmuştu. Zihnine kazınan bu görüntü, başından aşağı kaynar sular dökülmesine sebep olurken canı pahasına arkasına bakmadan evden dışarı çıktı. Bahçedeki barikatları aştığında dış dünyadaki Asilleri hesaba katmamıştı.

Haftalarca tek yapabildiği kaçmak ve bir yerlere saklanmak olmuştu. Henüz marketlere veya yiyecek bulabileceği yerlere gidecek cesareti yoktu. Ancak böyle de açlıktan ölecekti. Bir seçim yapması gerekiyordu. Günlerce gözlem yaptı ve sonunda Mirror Parkta bir marketi hedef aldı. Birkaç yemek bulabilirse alıp çıkacaktı. Hiçbir Asile denk gelmek istemiyordu.

Nana temkinli ve koşar adımlarla markete girdi. Her taraf darmadağandı. Yiyecek ve içecek bir şeyler bulmak hiç kolay olmayacaktı. Reyonların arasındaki o zifiri karanlıkta nefesini tuttu. Elinde sıkıca kavradığı paslı bir konserve kapağı vardı; hayatını savunmak için sahip olduğu tek silah buydu. Ayak sesleri yaklaştı. Hırıltılı, boğuk bir nefes ya da Asillerin o ürkütücü, yorgun adım seslerini beklerken, birden yüzüne kör edici bir fener ışığı vurdu. Gözlerini kıstığında, karşısındakilerin paramparça olmuş, hissiz asiller olmadığını fark etti. Bunlar insandı. Ancak Los Santos'un sıradan yağmacılarına benzemiyorlardı. Yırtık pırtık olmuş deri ceketlerinin altından, boyunlarına ve kollarına kadar uzanan ejderha ve koi balığı dövmeleri parlıyordu. Ellerinde paslı borular değil, kana bulanmış katanalar ve ağır silahlar vardı.

Aralarından biri, feneri Nana’nın çekik gözlerine, korkudan bembeyaz olmuş yüzüne doğru tuttu. Boğuk, kalın bir sesle, konuştu: "Japon musun sen, küçük kelebek?"

Bu adamlar, felaketten önce Los Santos'a kök salmış, yeraltı dünyasını yöneten acımasız yakuzalardan kalan son üyelerdi. Dünyanın sonu gelmiş olabilirdi ama onların hiyerarşisi ve kan bağlarına olan o hastalıklı sadakatleri dimdik ayaktaydı. Liderleri, nam-ı diğer Oyabun, yerdeki bu sessiz, çelimsiz ama gözlerinde tuhaf bir karanlık barındıran kızı izledi. Kendi topraklarından, kendi kanından bir parçayı bu cehennemde ölüme terk etmeyecekti. Nana'yı yanlarına aldılar.

Nana için o gün, çocukluğunun ve içindeki o sarsılmaz adalet terazisinin tamamen parçalandığı gün oldu. Yakuza, ona bu yeni dünyada hayatta kalmanın tek bir kuralı olduğunu öğretti: Acımasızlık. Eğer av olmak istemiyorsan, en vahşi yırtıcı sen olmalıydın. Güvende kalmak, bir tas sıcak çorba içebilmek ve geceyi asillerden korunan duvarlar ardında geçirebilmek için Nana, ruhunu şeytana sattı. O sessiz, hayvanların ölü bedenleri üzerinde doğanın kanunlarını çözen kız gitti; yerine patronunun emirlerini harfiyen uygulayan soğukkanlı bir makine geldi.

Yıllar içinde ellerine çok fazla kan bulaştı. Hayatta kalmaya çalışan masum insanları yağmaladılar, direnenleri acımasızca darp ettiler. Nana, bazen sadece yiyecek dolu bir depo için koca bir aileyi sokağa, asillerin kucağına attı. İşler o kadar iğrenç bir noktaya vardı ki; takas için kullanacağı çocukları bile gölgelerin arasından çekip çıkaran kişi o oldu. Geceleri ellerindeki kanı yıkarken, Martha ve Arthur'un ona öğrettiği merhameti hatırlamamak için zihnini uyuşturuyordu. O artık evinin garajında ölümü iyileştirmeye çalışan sessiz bir kız değildi; hayatta kalmak için çabalayan bir canavara dönüşmüştü.

Ancak 2034 yılına gelindiğinde, klanın içinde bir huzursuzluk baş gösterdi. Oyabun, Los Santos'un artık tamamen çürümüş bir mezarlık olduğuna karar vermişti. Pasifik'i aşıp ana vatanlarına, Japonya'ya dönmek için bir plan hazırladılar. Herkes gitmek için can atarken, Nana’nın içi buz gibi oldu. Gidemezdi. Japonya onun doğduğu yer olabilirdi ama ait olduğu yer Los Santos, ailesinin olduğu yerdi. Arthur ve Martha'nın ölü adımlarla hâlâ bu şehrin sokaklarında yürüdüğünü biliyordu. Onları o cehennemin ortasında, canavara dönüşmüş halleriyle bile olsa terk edemezdi. Çünkü içinde bir yerlerde hala bir inanç vardı: ya bir tedavi bulunursa ve tekrar ruhları geri gelebilirse?

Aynı günlerde şehirde dolanan söylentiler Nana’nın kulaklarına çalındı: Zentrum. Los Santos'un çok ötesinde asillerden arınmış, insanların eski dünyadaki gibi kurallar ve adaletle yaşadığı devasa bir sığınak. Belki de güvende kalmak için bu kadar çabaya gerek yoktu. Orada göze çarpmadan sessizce yaşayabilir ve Los Santos'da kalabilirdi. Bütün bu pisliği kanı ve Yakuza'yı geride bırakıp Zentrum'a gidecekti.

Oyabun'un karşısına çıkıp gitmek istediğini söylediğinde, Oyabun'un yüzündeki korumacı ifade silindi. Yerini ihanete uğramış bir efendinin saf öfkesi aldı. "Biz bir aileyiz Nana," dedi Oyabun, sesinde ölümcül bir fısıltıyla. "Bizi geride bırakamazsın, bunun bir bedeli olur" Nana sessizliğinin ona öğrettiği en iyi şeyi yaptı: Kaçmayı denedi. Ancak Oyabun'un gözleri her yerdeydi. Şehrin sınırlarına ulaşamadan eski bir deponun karanlığında etrafı sarıldı. Dizlerinin üzerine çöktürüldüğünde Oyabun elinde parlayan bir tanto ile karşısında duruyordu.
"Senin hayatını biz kurtardık. Yediğin her lokmada, aldığın her nefeste bizim kanımız var," dedi Oyabun, bıçağın ucunu Nana'nın yüzüne yaklaştırırken "Seni öldürmeyeceğim. Çünkü yıllarca bizim için sadakatle çalıştın ama kim olduğunu nereye ait olduğunu unutmaman için sana bir hediye vereceğim." Nana çığlık atmadı sadece dişlerini sıktı. Soğuk çelik yanağının üst kısmından başlayıp yüzünün yarısını boydan boya kesecek şekilde derisine saplandı. Bıçak tenini yırtarken, Oyabun merhametsizce ikinci çiziği attı. Yüzünün tam ortasında, elmacık kemiğini sıyırıp geçen devasa bir "X" işareti kanla çizilmişti. Dünyası kızıla boyandı, yüzünden süzülen sıcak kan dudaklarına ve çenesine damlarken, klan onu o soğuk betonun üzerinde bırakıp karanlığa karıştı.

Aylar süren acılı bir iyileşme sürecinin ardından Nana, yüzündeki bu utanç ve esaret damgasıyla yaşamayı reddetti. Ancak onu saklamak yerine, ona tamamen sahip olmayı seçti. Derin ve pürüzlü yara izinin tam üzerine simsiyah mürekkeple yaranın hatlarını takip eden kalın bir "X" dövmesi yaptırdı. Zamanla yaranın o çiğ kırmızı eti kapandı; dışarıdan bakıldığında sadece sert siyah bir dövme görünüyordu. İzi gözükmüyordu belki ama Nana her sabah aynaya baktığında o mürekkebin altındaki yırtık dokuyu, klanın ona bıraktığı o bedeli derinlerinde hissediyor, kendi parçası olduğunu biliyordu.

2035 yılının rüzgarlı bir sonbahar sabahı. Yüzünde simsiyah devasa bir X dövmesi taşıyan gözlerinde ölümün ve hayatta kalmanın o sessiz, ürkütücü bilgeliği yanan Asyalı bir kadın, uzun ve kanlı yolculuğunun sonuna gelmişti. Arkasında Yakuza'nın karanlığı uğruna ruhunu sattığı günahları ve asillerin hüküm sürdüğü harabeler vardı.

Önünde ise güneşin altında parlayan yüksek duvarlarıyla, devasa Zentrum yükseliyordu.

Whitelist Rol Hikayesi & Şehir Sırları
Kilitli Katman

Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır

Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.

Şehir İlişkiler Ağı & Sosyal Bağlar

Karakterin şehirdeki müttefikleri, hasımları, ailesi ve iş bağlantıları

3 Bağlantı
SS
Shiori Shibata Şehir Sakini
Dost / Müttefik
Kayıtlı Şehir Bağı Herkese Açık
JJ
Jason Johns Şehir Sakini
Dost / Müttefik
Kayıtlı Şehir Bağı Herkese Açık
FM
Frank Mooney Şehir Sakini
Dost / Müttefik
Kayıtlı Şehir Bağı Herkese Açık