2. Runar Galdrasson — Küllerin Ardında Kalan Söz

I. Denizin öğrettiği sessizlik
Runar Galdrasson, denizin insanlara yalan söylemediğine inanırdı.
Deniz sakindi ya da öfkeliydi. Derindi ya da sığdı. Seni taşırdı ya da yutardı. Ne yapacağı her zaman belli olmayabilirdi ama senden bir şey saklamazdı. İnsanlar ise gülümserken bile bıçaklarını sırtının arkasında tutabilirdi.
Runar bu gerçeği genç yaşında öğrenmişti.
Deniz kuvvetlerinde geçirdiği yıllar boyunca disiplinin, sabrın ve sessizliğin değerini anlamıştı. Bir askerin en büyük gücünün silahı değil, baskı altında karar verebilme yeteneği olduğuna inanıyordu. Yüzmek, dalmak, açık denizde yön bulmak ve deniz ürünleri avlamak onun için sıradan beceriler değildi. Bunlar, insanın elinden her şey alındığında bile yanında kalacak yeteneklerdi.
Denizin altında geçen saatler, ona karanlığın içinde paniğe kapılmamayı öğretmişti. Görüş mesafesinin birkaç metreye düştüğü sularda ilerlemek, nefesini kontrol etmek ve en küçük seslere dikkat kesilmek zorundaydı. Bir hata, bazen yalnızca bir hata olarak kalmazdı. Bazen insanın son kararı olurdu.
Ancak askerlik, yalnızca becerilerden ve görevlerden ibaret değildi. İnsan, aynı üniformayı giydiği kişilere zamanla ailesinden daha fazla güvenmeye başlardı. Çünkü gerektiğinde sırtını onlara döner, gözlerini kapatır ve onun nöbet tutacağına inanırdı.
Runar da bir zamanlar böyle inanmıştı.
Nijerya'da görev yaptığı yıllarda, kendisi için sıradan bir asker arkadaşından çok daha fazlasını ifade eden bir adamla tanışmıştı. İsmini, yüzünü ve birlikte geçirdikleri günlerin ayrıntılarını hafızasında yıllarca taşıyacaktı. İkisi, tehlikeli görevlerde birbirlerinin hayatını kurtarmış; uykusuz geceleri, bitmek bilmeyen nöbetleri ve eve dönememe ihtimalinin yarattığı korkuyu paylaşmışlardı.
Arkadaşı, Runar'ın aksine insanlara kolay yaklaşan biriydi. İnsanların kusurlarını affedebileceğine, güvenin yeniden inşa edilebileceğine inanırdı. Runar onun bu yönünü anlamakta zorlanır, zaman zaman insanlara gereğinden fazla şans verdiğini düşünürdü.
Yine de aralarında sessiz bir anlaşma vardı.
Bir gün ikisinden biri diğerinden önce ölürse geride kalanın, ölenin ailesini ve sevdiklerini elinden geldiğince koruması gerekiyordu. Bu, imzalanmış bir belgeye veya resmî bir yemine dayanmıyordu. Savaşın ortasında, iki askerin birbirine verdiği basit bir sözdü.
Runar için o söz, yıllar sonra bile unutulmayacak bir borca dönüşecekti.
Nijerya'daki görev sırasında yaşananlar, arkadaşının hayatını kaybetmesiyle sonuçlandı. Runar onu kurtaramamıştı. O gün hangi kararın doğru, hangisinin yanlış olduğunu defalarca düşünmüş, aynı anları zihninde tekrar tekrar yaşamıştı. Fakat geçmiş, ne kadar sorgulanırsa sorgulansın değişmiyordu.
Ölen geri gelmiyor, verilen sözler insanın omuzlarından kalkmıyordu.

Daha sonraki yıllarda askerlik hayatı da sona erdi. Yaşadığı sorunlar, üstleriyle yaşadığı anlaşmazlıklar ve kurumla arasındaki kopuş, ordudan ihraç edilmesiyle sonuçlandı. Bir zamanlar hayatının merkezinde bulunan üniforma artık ona ait değildi.
Runar, ülkesine hizmet ettiğine inanmıştı. Karşılığında ise kendisini dışarıda bulmuştu.
Bundan sonra neye inanması gerektiğini bilmiyordu.
II. İnsanlardan uzak bir hayat
Askerlikten ayrıldıktan sonra Runar'ın hayatında büyük bir boşluk oluştu.
Emirler ortadan kalkmış, günlük düzeni dağılmış, yıllarca birlikte görev yaptığı insanlar farklı yönlere savrulmuştu. Sivil hayatın gürültüsü, kalabalığı ve insanlarla kurulan yüzeysel ilişkiler ona anlamsız geliyordu.
İnsanlar konuşuyor, sözler veriyor, birbirlerine yakınlaşıyor ve en sonunda çoğu zaman birbirlerini yaralıyordu.

Runar'ın geçmişte yaşadığı gönül ilişkilerindeki ihanetler de bu düşüncelerini güçlendirdi. Bir zamanlar yakınlık kurduğu kişilerin davranışları, onda karşı cinse yönelik yoğun bir korku ve kaçınma geliştirmişti. Özellikle kadınlarla iletişim kurması gerektiğinde kendisini baskı altında hissediyor, konuşmayı kısa kesiyor veya bulunduğu ortamdan uzaklaşmanın yollarını arıyordu.
Bu durum yalnızca hoşlanmama ya da tercih meselesi değildi. Runar için korkunun, huzursuzluğun ve kontrol kaybının iç içe geçtiği bir sorundu.
Antrofobisi, yani insanlarla etkileşim kurmaya ve onların yakınında bulunmaya ilişkin yoğun korkusu, kalabalık ortamlarda daha belirgin hâle geliyordu. Jinefobisi ise kadınlarla aynı ortamı paylaşırken yaşadığı tedirginliği ağırlaştırıyordu.
Kendisini bu korkulardan kurtarmayı başaramamıştı. Zamanla onları hayatının bir parçası olarak kabul etmiş, çevresindeki dünyayı bu korkulara göre düzenlemeye başlamıştı.
Kendisine kurallar koydu.
Sabah belirli bir saatte uyanacak, önce çevreyi kontrol edecek, ardından yiyecek ve su kaynaklarını inceleyecekti. Her eşyanın bir yeri olacak, her görev belirli bir sırayla yapılacaktı. Gece yatmadan önce kapıları kontrol edecek, silahını ulaşabileceği bir yerde tutacak ve ertesi günün işlerini zihninde sıralayacaktı.
Kurallarına bağlı kaldığında huzurluydu.
Bir şey beklenmedik şekilde değiştiğinde ise zihni aynı sorulara takılıyordu: Neden böyle oldu? Nerede hata yaptım? Bir sonraki adımda ne ters gidecek?
Bu soruların cevabını bulamadığında huzursuzluğu artıyordu.
Sonunda şehirden uzaklaşmaya karar verdi.
Denize yakın, geniş bir ormanın içerisinde kendisine yaşayabileceği küçük bir yer buldu. İlk zamanlar orada kalmak yalnızca geçici bir kaçıştı. Fakat günler haftalara, haftalar aylara dönüştükçe geri dönme düşüncesi giderek anlamsızlaştı.
Kendi elleriyle bir kulübe inşa etti. Ağaçları kesti, uygun parçaları birleştirdi, metal bağlantıları kaynakla güçlendirdi. Yağmurun içeri sızdığı noktaları onardı, kırılan aletlerini tamir etti ve çevresini dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı düzenledi.
Denizden balık ve diğer deniz ürünlerini elde ediyor, ormanda avlanıyor, yiyeceklerini korumak için yöntemler geliştiriyordu. Suya girmesi gerektiğinde eski dalgıçlık becerilerini kullanıyor, hava koşullarını gözlemleyerek hareket ediyordu.
Her geçen gün daha bağımsız hâle geliyordu.

Artık kimseye borçlu değildi. Kimseye açıklama yapmak zorunda değildi. Kimsenin kendisini hayal kırıklığına uğratmasına izin vermek zorunda değildi.
En azından kendisine böyle söylüyordu.
Çünkü geceleri, denizden gelen rüzgâr kulübenin tahtalarını titrettiğinde, sessizliğin içerisinde bazen eski arkadaşının sesini hatırlıyordu.
Ve her defasında aynı şeyi düşünüyordu:
Bazı insanlar, arkalarında bıraktıklarından çok, kurtaramadıklarıyla yaşamaya devam eder.

III. Dünyanın değiştiği sabah
O sabah hiçbir şey farklı görünmüyordu.
Runar, kulübesindeki yatağında uyuyordu. Dışarıda rüzgâr ağaçların dallarını hafifçe sallıyor, uzaktan gelen dalga sesleri ormanın sessizliğine karışıyordu.
Gözlerini açtığında önce saate baktı. Ardından her zamanki gibi ayağa kalkıp çevreyi kontrol etmek üzere kapıya yöneldi.
Fakat dışarıdan gelen sesler, alışılmış düzenin bir parçası değildi.
İnsan seslerine benziyordu. Ancak kelimeler anlaşılmıyor, sesler birbirine karışıyor ve zaman zaman boğuk iniltilere dönüşüyordu.
Runar kapının yanına yaklaştı. Elini kapının koluna götürmeden önce birkaç saniye bekledi. Dinledi. Ayak sesleri vardı. Birden fazla kişiye ait olduklarını anlayabiliyordu.
Kapıyı araladığında kulübenin yakınında dolaşan birkaç insan gördü.
İlk düşüncesi, bunların kaybolmuş veya yardıma ihtiyaç duyan kişiler olduğuydu. Ancak hareketleri tuhaftı. Biri ağaçların arasına bakarak anlamsızca yürürken diğeri bir kayanın çevresinde dönüp duruyordu. Bir başkası ise yüzünü toprağa eğmiş, ellerini kirli zeminde sürüklüyordu.
Runar kaşlarını çattı.
İnsanlarla uğraşmak istemiyordu. Yine de kulübesinin çevresinde dolaşmaları, onun koyduğu sınırların ihlali anlamına geliyordu.
Yatağının altına uzandı ve yıllardır kolayca ulaşabileceği bir yerde tuttuğu pompalı tüfeğini aldı. Ardından kapının önüne çıktı.
“Burada bir şey mi arıyordunuz?”
Sesini yükseltmişti. Karşısındakilerin kendisini duyup durmasını bekledi.
Hiçbiri cevap vermedi.
Başlarını ona çevirdiler.
İşte o zaman yüzlerini daha net gördü.
Tenleri solgundu. Bazılarının yüzünde derin yaralar vardı. Ağızlarının çevresi kanla kaplıydı. Çenelerinden koyu renkli sıvılar süzülüyor, gözleri karşılarında duran insana odaklanamıyordu.
İçlerinden biri başını yana eğdi.
Sonra hepsi Runar'a doğru yürümeye başladı.
Runar bir adım geri çekildi.
“Durun.”
Yürümeye devam ettiler.
Bir zamanlar askerî görevlerde karşılaştığı yaralı insanları görmüştü. Ağrı, korku ve şokun insanın davranışlarını nasıl değiştirebildiğini biliyordu. Fakat bunların hareketlerinde alışık olduğu hiçbir şey yoktu.
Bir tanesi hızlanarak üzerine geldi.

Runar tetiği çekti.
Patlama, ormanın sessizliğini paramparça etti.
Ardından diğerleri de ona yöneldi. Runar mesafeyi korumaya çalışarak ateş etti. Her atıştan sonra çevresini kontrol ediyor, yeniden yaklaşanları durduruyordu. Bir süre sonra sonuncusu da yere yığıldı.
Silahın namlusundan yükselen dumanın arasında yalnızca rüzgârın sesi duyuluyordu.
Runar bir süre olduğu yerde kaldı.
Nefes alışverişini düzene soktu. Ellerindeki titremenin geçmesini bekledi. Sonra yaklaşmadan önce yerde yatan bedenleri uzaktan inceledi.
Bunlar sıradan insanlar gibi görünmüyordu.
Yine de hemen rahatlamadı. Silahını yanına aldı ve kulübenin yakınındaki yüksek bir ağaca tırmandı. Dalların arasına yerleşip çevreyi görebileceği bir noktaya ulaştı.
Gördükleri, ilk karşılaşmasından çok daha korkutucuydu.
Ağaçların arasında hareket eden başka siluetler vardı. Uzakta bir yolun üzerinde terk edilmiş araçlar görülüyordu. Daha ötelerden gelen çığlıklar, arada yükselen silah sesleriyle kesiliyordu.
Duman yükselen bir bölge vardı. Ormanın sınırına yakın bir yerde birkaç kişi koşuyordu. Arkalarından gelenler ise insan gibi yürümüyordu.
Runar'ın yüzü sertleşti.
Bir süre daha gözlem yaptı. Gördüklerinin nedenini anlayamıyordu. Elinde haber alabileceği bir cihaz olsa bile duyduklarına inanıp inanmaması gerektiğinden emin değildi. Salgının nasıl başladığını, neyin yayıldığını veya bu insanların neden böyle davrandığını bilmiyordu.
Fakat bir şeyi kesin olarak biliyordu.
Dünya değişmişti.

Artık ne üniforma ne devlet ne de bir otorite onu koruyacaktı.
Kendi başının çaresine bakmak zorundaydı.
Ağaçtan indiğinde kulübesine dönüp ilk iş olarak kapıyı güçlendirdi. Ardından yiyeceklerini, su kaplarını, mühimmatını ve aletlerini kontrol etti. Çevredeki geçiş noktalarını gözden geçirdi. Geceleri yaklaşan birini daha erken fark edebilmek için bazı alanları temizledi.
O gün, kendisine yeni bir kural koydu.
Bilinmeyen hiçbir şeye yaklaşma. İnsan olduğuna güvenmeden hiçbir kapıyı açma.
Bunun bir süreliğine yeterli olacağına inanıyordu.
Yanılıyordu.
IV. Ölülerin dünyasında yaşayanlar
İlk günlerde Runar'ın sahip olduğu beceriler ona büyük bir avantaj sağladı.
Deniz, yiyecek ihtiyacının bir bölümünü karşılıyordu. Orman, doğru kullanıldığında saklanabileceği ve avlanabileceği bir yer sunuyordu. Tamir ve kaynakçılık bilgisi, elindeki malzemelerden yeni araçlar üretmesini ve kulübesini güçlendirmesini sağlıyordu.
Askerî geçmişi ise tehlikeleri değerlendirmesine yardımcı oluyordu.
Nerede duracağını, ne zaman geri çekileceğini ve bir çatışmaya girmenin ne zaman gereksiz olduğunu biliyordu. Silah kullanmayı bildiği kadar, silah kullanmak zorunda kalmamak için hareket etmeyi de biliyordu.
Ancak en büyük avantajı, insanların çoğunun kalabalıklar hâlinde hareket etmeye çalıştığı bir dönemde yalnız yaşamaya alışkın olmasıydı.
Kalabalıkların peşinden gitmedi. Şehir merkezlerine inmedi. Başkalarının ne yaptığını öğrenmek için kendisini riske atmadı. Hayatta kalmak için gerekeni yapıyor, ardından kulübesine dönüyordu.
Bir süre sonra yolların daha da tehlikeli hâle geldiğini fark etti.
İnsanlar yiyecek bulabilmek için birbirleriyle çatışıyordu. Terk edilmiş evler yağmalanmıştı. Bazı gruplar, karşılarına çıkan herkesi tehdit olarak görüyordu. Yardım isteyenlerin gerçekten yardıma mı ihtiyacı olduğu, yoksa başkalarını tuzağa mı çektiği belli değildi.
Runar, bunların salgının asıl sebebi olup olmadığını bilmiyordu. Ancak gördükleri, uzun zamandır inandığı bir düşünceyi güçlendiriyordu.
İnsanlar korktuklarında önce kendilerini düşünüyordu.
Daha önce bunu kişisel deneyimlerinden öğrenmişti. Şimdi ise bütün dünyanın aynı sınavdan geçtiğini görüyordu.
Ona göre felaketin sorumluları, ne yaptıklarını umursamayan, kendi çıkarlarını herkesin hayatının önüne koyan insanlardı. Belki birileri yanlış bir karar vermişti. Belki birileri tehlikeyi görmezden gelmişti. Belki de herkes, sorumluluğu bir başkasına bırakarak bu sonuca ulaşmıştı.
Runar bunların hiçbirini kanıtlayamazdı.
Fakat artık kanıta ihtiyacı olduğunu da düşünmüyordu.
Sonuç ortadaydı.

Zamanla kulübesinin çevresinde yeni bir düzen kurdu. Bazı geceler uyumadan önce uzun süre dışarıyı izliyor, uzaklardan gelen sesleri dinliyordu. Bazen deniz kıyısında oturup dalgaların karanlıkta kıyıya vurmasını seyrediyordu.
Eskiden deniz ona yalnızca huzur verirdi.
Şimdi ise deniz, insanlardan geriye kalan dünyanın son tarafsız tanığı gibiydi.
Fakat bir sorun vardı.
Runar, insanlardan uzak durarak kendisini koruyabiliyordu. Ancak her şeyi tek başına yapmak, zamanla daha fazla risk almak anlamına geliyordu. Bir yaralanma, hastalık veya beklenmedik bir baskın, bütün düzenini tek başına ayakta tutmasını imkânsızlaştırabilirdi.
Üstelik kendi hayatını kurtarmak ile bir gelecek inşa etmek aynı şey değildi.
Runar bunu kabul etmek istemiyordu.
Ta ki hayatına birkaç kişi girene kadar.
V. Güvenin ağır bedeli
Runar'ın hayatına giren ilk insanlar, başlangıçta yalnızca geçici ortaklardı.
Bir karşılaşmada yiyecek karşılığında yardım etti. Başka bir seferinde yaralanmış birine uzaktan malzeme bıraktı. Bir başka gün, ormanda karşılaştığı birkaç kişiyi tehlikeli bir bölgeden uzaklaştırmak için yol gösterdi.
Hiçbirinde kendisini onların bir parçası olarak görmedi.
Yardım ettikten sonra uzaklaşıyor, konuşmalarını kısa tutuyor ve kişisel sorulara cevap vermekten kaçınıyordu. İnsanların ona yaklaşmasından hoşlanmıyordu. Birinin arkasında durması bile zaman zaman dikkatini dağıtıyor, ani hareketler huzursuzluğunu artırıyordu.
Kadınlarla aynı ortamda bulunduğunda ise durum daha karmaşık hâle geliyordu.
Runar, korkusunu her zaman öfkeyle göstermiyordu. Bazen susuyor, bazen gözlerini kaçırıyor, bazen de konuşmayı bitirmek için gereğinden sert ifadeler kullanıyordu. Bazı günler karşısındaki kişinin en ufak hareketini bile tehdit olarak algılayabiliyordu.
Bunun doğru olmadığını bildiği anlar da vardı.
Fakat bilmek, korkuyu ortadan kaldırmıyordu.
Kendisini değiştirmek için özel bir çaba göstermediği gibi, başkalarının da kendisini değiştirmeye çalışmasına izin vermiyordu. Ona göre insanlar birbirlerini düzeltmeye kalktıklarında, sonunda birbirlerini kontrol etmeye başlıyorlardı.
Yine de zaman içerisinde tanıdığı birkaç kişi farklı bir yere sahip oldu.
Onlar Runar'ın sessizliğine alıştı. Her soruya cevap vermesini beklemediler. Kendilerine hemen güvenmesini istemediler. Onun kurallarına uymadıkları zamanlarda bile sınırlarını anlamaya çalıştılar.
Runar, bu insanlarla aynı ateşin başında oturmayı öğrenmeye başladı.
Başlangıçta birkaç dakikadan uzun sürmeyen sohbetler, zamanla daha uzun hâle geldi. Birlikte malzeme aradılar, küçük barınaklar onardılar ve yiyecek kaynaklarını paylaşmanın yollarını buldular.
Runar yine de onlara tamamen güvenmiyordu.
Fakat artık onların güvenliğini de kendi sorumluluğunun bir parçası olarak görüyordu.
Bir gün birlikte hareket ettiği kişilerden biri, tehlikeli bir bölgede mahsur kaldı. Runar'ın ilk düşüncesi geri dönmek ve kendi güvenliğini korumaktı. Kuralları açıktı: Gereksiz risk alma, başkalarının hatalarının bedelini ödeme, hayatta kalma ihtimalini düşürecek fedakârlıklardan kaçın.
Fakat bir süre sonra kendisini geri dönerken buldu.
O an bunun nedenini açıklayamadı.
Yalnızca orada kalırsa, o kişinin bir daha geri dönmeyeceğini biliyordu.
Onu kurtardığında herhangi bir kahramanlık söz konusu değildi. Runar yaptığı şeyin doğru olduğunu da düşünmüyordu. Aksine, kendi koyduğu kurallardan birini çiğnemişti.
Ama ilk kez, bu kuralı çiğnemiş olmaktan dolayı hissettiği huzursuzluğun yanında başka bir duygu da vardı.
Rahatlama.
O günden sonra kendisine koyduğu kuralların bazılarını yeniden düşünmeye başladı.
Belki her kural, onu korumak için konulmamıştı.
Belki bazı kurallar, geçmişte yaşadığı acıların bir daha yaşanmaması için ördüğü duvarlardan ibaretti.
Bu düşünceyi kabullenmekte zorlandı. Yıllardır kendisini ayakta tutan düzenin aynı zamanda onu yalnızlaştırdığını görmek, bir düşmanın karşısına çıkmasından daha rahatsız ediciydi.
Yine de arkadaşlarının varlığı, uzun zamandır unuttuğu bir şeyi hatırlatıyordu.
İnsanların hepsi aynı değildi.
Ve bazı insanlar, güvenilmeyi hak edebilirdi.
Ormanın içindeki yabancı
Olayların üzerinden ne kadar zaman geçtiğini artık günlerle değil, mevsimlerle ölçüyordu Runar.
Kulübesi ilk günkü hâlinden çok daha sağlamdı. Çatıyı yenilemiş, kapıları güçlendirmiş, bazı aletlerini onarmış ve çevresindeki alanı daha güvenli hâle getirmişti. Sahip olduğu malzemeler azaldığında denize iniyor, avlanıyor veya terk edilmiş yerlerde ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu.
Hayatı hâlâ kolay değildi.
Fakat en azından ne beklemesi gerektiğini biliyordu.
Bir sabah, kulübesinin yakınında daha önce duymadığı sesler işitti.
Bu kez sesler uzaktan gelmiyordu.
Yakınlarda birileri hareket ediyordu.
Runar, elindeki işi bıraktı ve silahını aldı. Önce kulübenin içinden dışarıyı gözlemledi. Ağaçların arasındaki hareketleri takip etti. Bir kişi vardı. Yalnız görünüyordu.
Bu, alışılmadık bir durum değildi. Ancak adamın hareketlerinde aceleci bir kararlılık vardı. Çevresini dikkatle kontrol ediyor, belli aralıklarla durup kulübeye bakıyordu.
Runar onun kendisini aradığını düşündü.
Kapıyı açıp dışarı çıktı.
“Olduğun yerde kal.”
Yabancı durdu. Yüzünde yorgunluk ve öfke vardı. Üzerindeki giysiler yıpranmış, elleri kirlenmişti. Silah taşıyordu ve bunu saklamaya çalışmıyordu.
“Burada ne yapıyorsun?” diye sordu Runar.
Adam cevap vermek yerine birkaç adım attı.
Runar silahını kaldırdı.
“Bir adım daha atma.”
Yabancı bir an durdu. Sonra beklenmedik bir hareketle üzerine geldi.
Runar saldırıyı son anda karşıladı. Aralarında kısa ama sert bir boğuşma yaşandı. Adam onu yere düşürmeye çalışırken Runar dengesini korudu ve yıllar önce askerî eğitimlerde öğrendiği hareketlerle saldırganın hamlesini boşa çıkardı.
İkisi de yere düştü.
Runar ayağa kalkmayı başardı. Saldırgan yeniden doğrulmaya çalıştığında onu etkisiz hâle getirdi ve silahını uzağa itti.
Her şey birkaç saniye içerisinde gerçekleşmişti.
Runar, nefesini düzene sokarken karşısındaki adama baktı.
“Beni neden takip ediyorsun?”
Adam cevap vermedi.
“Buraya ne için geldin?”
Bu kez yabancı başını kaldırdı.
“İhtiyacımız olan şeyleri almak için.”
Runar'ın yüzü sertleşti.
“Benden mi?”
Adam sustu. Bu sessizlik, cevabın kendisinden daha açıklayıcıydı.
Runar onu ayağa kaldırdı, fakat silahına yaklaşmasına izin vermedi. Ardından kulübenin çevresini kontrol etti. Başka biri olup olmadığından emin değildi. Saldırganın yalnız gelmesi, arkasında bir grubun bulunmadığı anlamına gelmiyordu.
“Kaç kişisiniz?”
Adam cevap vermekte tereddüt etti.
“Kaç kişi olduğunuzu sordum.”
“Bir grubumuz var.”
Runar'ın aklından birçok ihtimal geçti. Yiyecekleri için mi gelmişlerdi? Silahlarını mı istiyorlardı? Kulübeyi ele geçirmeye mi çalışacaklardı?
“Beni öldürmeye mi geldiniz?”
“Hayır.”
“Öyleyse neden saldırdın?”
Adam dişlerini sıktı.
“Başka seçeneğim yoktu.”
Runar kısa bir kahkaha attı. Bu, eğlendiği için değildi.
“İnsanların en çok kullandığı yalanlardan biri.”
Saldırgan ona baktı.
“Bizi tanımıyorsun.”
“Tanımadığım insanlar yüzünden hayatta kalmak için yeterince uğraştım. Artık tanımaya da pek hevesli değilim.”
Runar, adamı bir süre daha sorguladı. Genç adamın öfkesinin altında korku ve çaresizlik olduğunu görebiliyordu. Ancak bu, ona güvenmesi için yeterli değildi.
Sonunda yabancı, grubunun liderinden söz etti.
“Beni gönderen kişi başımızdaki adam. Grubumuzun yiyeceğe ve malzemeye ihtiyacı var. Başka yerlerde de aradık. Çoğu yer boştu. Burada birinin yaşadığını duyduk.”
“Kimden duydunuz?”
“Birinden.”
“İsim.”
Adam sustu.
Runar başını salladı.
“Bana yalan söylemeye devam edersen konuşacak bir şeyimiz kalmaz.”
Yabancı bir süre sonra gözlerini yere indirdi.
“Ben yalnızca grubu korumaya çalışıyorum.”
Runar bu cümleyi duyduğunda bir an durdu.
Çünkü aynı şeyi kendisi de yıllardır söylüyordu.
Nijerya'dan kalan bir isim
Runar, saldırganı hemen serbest bırakmadı. Onunla arasındaki mesafeyi koruyarak konuşmaya devam etti.
Adamın adı, yaşadığı yer ve gruptaki sorumluluğu hakkında sorular sordu. Genç adam, liderlerinin kendisi için önemli olduğunu, grubun dağılmasını istemediğini ve kaynak bulamadıkları takdirde birçok kişinin tehlikeye gireceğini anlattı.
Runar'ın ilgisini asıl çeken şey ise adamın babasından söz etmeye başlaması oldu.
Genç adam, babasının eski bir asker olduğunu söyledi.
Runar'ın bakışları değişti.
“Orduda mıydı?”
“Evet.”
“Nerede görev yaptı?”
Adam birkaç yer adı saydı. Ardından Nijerya'dan bahsetti.
Runar'ın yüzündeki ifade bir anda dondu.
“Babanın adı neydi?”
Genç adam cevap verdi.
İsim, yıllardır hafızasında taşıdığı bir kapıyı açmıştı.
Runar birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Çevresindeki sesler uzaklaştı. Orman, kulübe, yerdeki silah ve karşısındaki genç adam, sanki bir anda anlamını kaybetmişti.
Zihninde başka bir yer vardı.
Sıcak bir hava. Uykusuz bir gece. Birbirine karışan asker sesleri. Çamurun üzerine düşen yağmur damlaları. Yanında duran, ona bir şey anlatmaya çalışan eski dostu.
Ve ardından gelen sessizlik.
Runar, kendisini toparlamak için başını çevirdi. Yıllardır yüzleşmek istemediği bir acı, şimdi hiç beklemediği bir yerde karşısına çıkmıştı.
“Baban…” diye başladı.
Sesi kesildi.
Genç adam dikkatle ona bakıyordu.
“Babamı tanıyor muydun?”
Runar cevap vermeden önce uzun bir süre bekledi.
“Onunla birlikte görev yaptım.”
“Ne kadar süre?”
“Yeterince.”
“Nasıl biriydi?”
Bu soru Runar'ın beklediğinden daha ağır geldi.
Çünkü ölen arkadaşını hatırlamak başka, onu hiç tanımamış birine anlatmak başkaydı.
“İyi bir askerdi,” dedi sonunda. “Benden daha iyi bir insandı.”
Genç adamın yüzünde belli belirsiz bir değişim oldu.
Runar devam etti.
“İnsanlara güvenirdi. Bazen gereğinden fazla. Birinin yardıma ihtiyacı olduğunda, bunun kendi sorunu olup olmadığını düşünmezdi.”
Kısa bir sessizlik yaşandı.
“Onu nasıl kaybettin?” diye sordu genç adam.
Runar'ın çenesi gerildi.
“Yanındaydım.”

Bu iki kelimenin ardından başka bir şey söylemedi.
Çünkü asıl cevap, yıllardır kendisine bile söyleyemediği bir cümlenin içinde saklıydı.
Yanındaydım ama onu kurtaramadım.
Genç adamın yüzünde bir şeylerin değiştiğini gördü. Belki babasının geçmişinden bir parçayı ilk kez duyuyordu. Belki de karşısındaki yabancının neden bu kadar sessiz olduğunu anlamaya başlamıştı.
“Babam senden hiç bahsetmedi,” dedi.
Runar başını salladı.
“Bazı insanlar geçmişlerini anlatmayı sevmez.”
“Bana bir gün geri döneceğini söylemişti.”
Runar gözlerini ona çevirdi.
“Kim?”
“Babam. Görevden döndüğünde bana geleceğini söylemişti.”
Genç adamın sesi kısılmıştı.
“Dönmedi.”
Runar cevap veremedi.
Bu dünyada söylenmemiş sözler, tutulmamış vaatler ve geri dönmeyen insanlar vardı. Her biri geride kalanların omuzlarına yükleniyordu.
Fakat bu genç adamın taşıdığı yük, Runar'ın kendi yüküne çok benziyordu.
O anda yıllar önce verdiği sözü hatırladı.
Öldüğü takdirde diğerinin ailesini yalnız bırakmayacaklardı.
Runar, bu sözün üzerinden geçen yılları düşünmemeye çalıştı. Arkadaşının oğlunu hiç aramamıştı. Onun büyüyüp büyümediğini, nasıl bir hayat yaşadığını veya babasının ölümünden sonra nelerle karşılaştığını bilmiyordu.
Şimdi karşısında duran genç adam, kendisini öldürmeye çalışmıştı.
Ve Runar, ona karşı duyduğu öfkenin arkasında başka bir şeyin bulunduğunu fark ediyordu.
Bir borç.

Verilen söz
Runar, saldırganı bir süre daha gözlemledi.
Onu hemen affetmedi. Genç adamın yaptığı şeyin doğru olduğunu düşünmüyordu. Birinin zor durumda olması, başkasının hayatına saldırma hakkı vermezdi.
Ancak kendi hayatı boyunca öğrendiği bir şey varsa, o da insanların bazen korkudan ve çaresizlikten yanlış kararlar verebildiğiydi.
Kendisi de geçmişte yanlış kararlar vermişti.
Özellikle bir insanı kurtarmak için yeterince çaba gösteremediğini düşündüğü o gün, verdiği kararların doğruluğunu bir daha hiçbir zaman tam olarak bilemeyecekti.
Şimdi ise önünde yeni bir karar vardı.
Genç adamı serbest bırakıp kendi hayatına devam edebilirdi. Kulübesini koruyabilir, eski düzenine dönebilir ve hiçbir şey olmamış gibi yaşamayı sürdürebilirdi.
Bunu yapmak daha kolaydı.
Daha güvenliydi.
Kendi kurallarına da uygundu.
Fakat yıllar önce, bir asker arkadaşına verdiği sözü çiğnemek anlamına geliyordu.
Runar ayağa kalktı ve birkaç adım uzaklaştı. Denizden gelen rüzgâr, kulübenin çevresindeki yaprakları hareket ettiriyordu.
“Babanla bir sözümüz vardı,” dedi.
Genç adam dikkatle dinliyordu.
“Birimiz diğerinden önce giderse geride kalanın ailesini yalnız bırakmayacaktık. O zamanlar bunun ne anlama geldiğini bildiğimi sanıyordum.”
Runar, karşısındaki adama döndü.
“Yanılmışım.”
Genç adam bir şey söylemek istedi, ancak Runar elini kaldırarak onu durdurdu.
“Beni iyi tanımıyorsun. Ben de seni tanımıyorum. Bana saldırdın ve bunun bir daha yaşanmasına izin vermeyeceğim. Grubuna katılırsam, birbirimize karşı dürüst olacağız. Bana emir vermeyeceksin. Ben de grubunun liderliğini almaya çalışmayacağım.”
Bir an durdu.
“İnsanlara güvenmekte iyi değilim. Kalabalıklar beni rahatsız eder. Bazı durumlarda yanımda kimsenin bulunmasını istemem. Bu, bir gecede değişmeyecek.”
Genç adam başını salladı.
Runar'ın sesi daha sert bir hâl aldı.
“Grubunuzda kadınlar varsa, onlarla aynı ortamda bulunmak benim için zor olabilir. Bunu saklamayacağım. Fakat kimseye sebepsiz yere zarar vermeyeceğim. Benden de sınırlarımı anlamaya çalışmanızı beklerim.”
Bu sözleri söylemek bile onu huzursuz etmişti. Kendisini bir gruba dâhil etmeyi kabul etmek, yıllardır koruduğu sınırların bir bölümünü isteyerek terk etmek demekti.
Yine de devam etti.
“Ben sizin için bir kurtarıcı olmayacağım. Her sorununuzu çözmeyeceğim. Ama elimden geleni yapacağım. Yiyecek bulmak, barınak kurmak, ekipmanları onarmak, avlanmak ve gerektiğinde savaşmak konusunda yardımcı olabilirim.”
Genç adam, uzun süre Runar'a baktı.
“Peki neden?”
Runar bu sorunun cevabını biliyordu.
Fakat söylemek kolay değildi.
“Çünkü babana bir söz verdim.”
Ardından ekledi:
“Ve bazı sözler, insanın kendisini kurtarması için değil, başkasını yalnız bırakmaması için verilir.”
Genç adam başını eğdi. Bir süre sonra Runar'ın uzakta duran silahını aldı ve ona uzattı.
Runar silahı kabul etti.
Henüz aralarında güven yoktu. Sadece bir karar ve geçmişten kalan bir söz vardı.
Fakat bazen yeni bir hayat, bundan fazlasıyla başlamıyordu.
Yeni dünyanın ilk adımı
Grubun bulunduğu yere doğru yola çıkmadan önce Runar kulübesine döndü.
Eşyalarını topladı. Yanına yalnızca gerçekten ihtiyaç duyduğu malzemeleri aldı. Silahlarını kontrol etti, tamir aletlerini düzenledi ve denizden elde ettiği bazı yiyecekleri bir kenara ayırdı.
Yıllardır ilk kez, kendi düzenini terk ediyordu.
Kulübenin kapısında durup içeriyi son kez gözlemledi.
Bu küçük yer, onun için yalnızca bir barınak değildi. İnsanlardan uzak durabildiği, kurallarını uygulayabildiği ve geçmişinin sesini mümkün olduğunca bastırabildiği bir sığınaktı.
Burada kimse ona soru sormuyordu.
Kimse geçmişini bilmiyordu.
Kimse ona güvenmesini beklemiyordu.
Ancak bütün bunlara rağmen kulübe, ona artık eskisi kadar huzur vermiyordu.
Belki de sorun, dünyanın değişmesinden ibaret değildi.
Belki Runar da değişmeye başlamıştı.
Kapıyı kapattı. Kilidi kontrol etti. Sonra bir kez daha kontrol etti. Bu alışkanlığı, yıllardır olduğu gibi, kendiliğinden gerçekleşmişti.
Ardından genç adamın peşinden yürümeye başladı.
Ormanın içerisindeki yol dar ve engebeliydi. Ağaçların arasından ilerlerken Runar, her zamanki gibi çevresini gözlemliyordu. Ayak izlerini, yerdeki kırılmış dalları, rüzgârın yönünü ve uzaktan gelen sesleri takip ediyordu.
Genç adam zaman zaman arkasına bakıyordu.
Runar onunla sohbet etmeye çalışmadı.
Bir süre sonra adam konuştu.
“Gruba geldiğinde babamı anlatır mısın?”
Runar adımlarını yavaşlatmadı.
“Belki.”
“Onun hakkında bilmek istediğim çok şey var.”
Runar, uzun bir sessizliğin ardından cevap verdi.
“Benim de.”
Bu kez genç adam başka bir şey sormadı.
Birlikte yürümeye devam ettiler.
Runar'ın zihninde hâlâ cevaplanmamış sorular vardı. Bu grubun ona güvenip güvenmeyeceğini bilmiyordu. Kendisi onların yanında ne kadar süre kalabileceğini de bilmiyordu. Korkularının ne zaman ortaya çıkacağını, kurallarının ne zaman bozulacağını veya geçmişinin hangi anlarda yeniden karşısına çıkacağını kestiremiyordu.
Ama ilk defa, bütün bunları önceden bilmek zorunda olmadığını düşünmeye başlamıştı.
Hayatta kalmak, her şeyi kontrol etmek demek değildi.
Bazen yalnızca bir sonraki adımı atmak yeterliydi.
Küllerin ardındaki gelecek
Runar Galdrasson, yeni dünyaya güvenerek başlamamıştı. İnsanlığa olan inancını geri kazanmış da değildi. Ordudan ihraç edildiği gün ülkesine duyduğu bağlılık büyük ölçüde sona ermiş, salgının ardından ise geriye kalan güveni de parçalanmıştı.
Ona göre insanlık, kendi bencilliğinin altında ezilmişti.
Ancak artık dünyayı yalnızca uzaktan izleyen bir adam olmayacaktı.
Bir grubun parçası olmak, onun için her gün yeni bir mücadele anlamına gelecekti. İnsanların yakınında bulunmak, kararlarını başkalarıyla paylaşmak ve kendi kurallarının dışına çıkmak zorunda kalacaktı. Kadınlarla aynı ortamda bulunması, korkularını tetikleyebilecek durumlarla karşılaşması ve geçmişte yaşadığı ihanetleri hatırlaması mümkündü.
Bazen sertleşecek, bazen sessizleşecek, bazen de kendisini herkesten uzaklaştırmak isteyecekti.
Bunlar bir anda ortadan kalkmayacaktı.
Fakat Runar artık yalnızca kendi güvenliği için yaşamıyordu.
Arkadaşlarını korumak, onlara güvenli bir barınak sağlamak ve yiyecek kaynaklarını sürdürülebilir hâle getirmek istiyordu. Bir gün grubun kendisini savunmak için sürekli savaşmak zorunda kalmadığı, insanların geceleri korkmadan uyuyabildiği bir yer kurmayı hayal ediyordu.
Böyle bir yerin gerçekten mümkün olup olmadığını bilmiyordu.
Belki insanlar orada da birbirlerine ihanet edecekti.
Belki kaynaklar tükenecek, düşmanlar yaklaşacak ve kurdukları düzen bir gün yıkılacaktı.
Ama artık bu ihtimal, hiçbir şey denememek için yeterli bir sebep değildi.
Çünkü Runar, yıllar önce kaybettiği asker arkadaşının oğlunu yalnız bırakmamaya karar vermişti. Bu kararın arkasında yalnızca geçmişe duyduğu özlem değil, kendi hayatında eksik kalan bir şeyi tamamlama isteği de vardı.
Nijerya'da kurtaramadığı bir dostu olmuştu.
Şimdi ise onun geride bıraktığı insanlardan birini koruma fırsatıyla karşı karşıyaydı.
Runar bu fırsatı kaçırmayacaktı.
Ormanın içerisindeki yolun sonunda, uzakta birkaç yapının silueti görünmeye başladı. Duman yükseliyordu. İnsan sesleri duyuluyordu.
Runar yürümeyi bıraktı.
Bir anlığına geriye, denizin bulunduğu yöne baktı. Ormanın arkasında kalan kulübesini göremiyordu. Yine de nerede olduğunu biliyordu. İsterse bir gün geri dönebilirdi.
Ancak şimdi başka bir yere gidiyordu.
Genç adam ona döndü.
“Hazır mısın?”
Runar, çevresini bir kez daha kontrol etti. Elini silahının üzerinde tuttu, sonra yavaşça indirdi.
“Hayır,” dedi.
Genç adam şaşkınlıkla ona baktı.
Runar yürümeye başladı.
“Ama geliyorum.”

Bu Bölüm Yalnızca Whitelist Oyuncularına Açıktır
Karakterin şehir içi gizli sırlarını, derin rol geçmişini ve kapalı rol hikayesini okumak için sunucuda onaylı Whitelist üyesi olmanız gerekir.




